Hüseyinağa mahallesi, Sakızağacı caddesi,
Yoğurtçu İş Merkezi, No: 19/5 Beyoğlu - İstanbul

t: 212 292 5585
f: 212 292 5586

merhaba@sav.org.tr

Vakıf | Etkinlikler | Çalışma Grupları | Yayınlar | Görüşler | Bağlantılar | Mektup

 

YENİ DÖNEMİN GÖREVLERİYLE EN GENİŞ CEPHEYİ OLUŞTURABİLMEK

Semih Hiçyılmaz

Emperyalistlerin onyıllardır sürdürdüğü saldırı dalgası geçtiğimiz yılın sonlarında yeni bir biçime dönüşerek yapılmak istenenin üzerindeki tül perde de ortadan kaldırıldı. Tüm atılan adımların temelinde yatan işçi sınıfının ve dünya halklarının uzun yıllar süren mücadeleleri sonucunda elde edilmiş tüm kazanımların ortadan kaldırılması ve yeraltı ve yerüstü kaynaklarına ait tüm söz hakkının bir avuç azınlık elinde toplandığı yeni bir dünya haritası için çok daha somut adımlar atıldı.

Uzun yılllardan beri propagandasını yaptıkları ‘yeni dünya düzeni’nden ne kastedildiği 11 Eylül sonrası gelişmelerle çok daha anlaşılır oldu. Emperyalist propaganda merkezlerinin tek kutuplu dünya, barış içinde birarada yaşama, savaşların ortadan kalktığı tezlerinin emekçilerin zihinlerinin bulandırılmasının amaçlandığı bir büyük kara balon olduğu gözler önüne serildi. Bu gelişmeler ayni zamanda emperyalizmin değirmenine su taşıyan ‘solcuların’ sınıf mücadelesinin eskidiği, sınıf çelişkilerinin yerine yeni çelişkilerin geçtiği tezlerinin de çöpe atılmasının son noktası oldu.
Yeni dünya düzeninden kastedilenin bir avuç zenginin bütün dünyayı azgınca sömürmesi, kendi servetlerini katlayabilmek için milyonlarca insanı açlığın ve sefaletin pençesine terketmesi anlamına geldiği, renklerin son derece ayrıştığı bir dünya tablosunda ortaya çıktı.

Açlıktan ve yoksulluktan kitlesel ölümler yalnızca bir kaç ülkede rastlanan spesifik örnekler olmaktan çıktı. Çok basit koruyucu önlemlerle engellenebilecek hastalıklardan kıyımlar yaşandı. Çok düşük maliyetlerle bile önüne geçilebilecek bu manzara karşısında dünyayı ellerinde tutan tekeller yalnızca kar zarar hesabı yaptı.
Küreselleşme ve yabancı sermayeye kapıların açılarak iş olanaklarının yaratılması, kalkınmanın bu biçimde sağlanması propagandasının ise spekülatif sermayenin geçtiği yeri mahveden bir çekirge sürüsü olduğu geçtiğimiz yıllarda birçok ülkede patlak veren krizlerle daha iyi anlaşıldı.
Bazı ‘saf solcuların’ omuz verdiği yeni dünya düzeninin ve değişimin ne olduğu artık teorik tartışmalara gerek gösterilmeyecek düzeyde sonuçlandı. Yeni dünya düzeni denilenin özde hiçbir yeni tarafı olmadığı, tersine eski düzenin hakimiyetinin her ne pahasına olsun sürdürülmesi ve tahkim edilmesi anlamına geldiği de yaşanan gelişmelerle birlikte hayatın kendisi tarafından tercüme edildi.
‘Yeni’lik dünya haklarının tepesine yağdırılan bombaların modellerindeydi belki. Belki de dünyanın tüm enerji, yeraltı ve yerüstü kaynaklarında emperyalistlerin tahakkümünü gerçekleştirecek savaşlar dahil yeni adımlar atılmasındaydı ‘yeni’lik.
Emperyalistlerin yeniliği aslında vahşi kapitalizmin hiçbir kural ve sınır tanımayan yıllarındaki sömürünün aynı koşullarda gerçekleştirilmesi isteğiydi. Onların bu sınırsız sömürü istekleri dünya halklarının yıllar süren mücadeleleri ve bunun sonucunda somut bir örnek olarak ilk işçi sınıfı iktidarının ortaya çıkışıyla engellenmişti. Sovyetler Birliği’nde ete kemiğe bürünen sosyalizmin kazanımları, bütün dünyada işçilerin, emekçilerin gözleri önünde gerçekleşmiş, bu somut örnek ilgiyle izlenmişti. Bunun da sonucu olarak birçok kapitalist ülkede hem işçi sınıfının örgütlenmesi hızlanmış hem de bir dizi kazanım elde edilmişti. ‘Sosyal devlet’in gereği olarak ifade edilen bu uygulamalar Lenin ve Stalin’in Sovyetler Birliği’nin tüm dünya emekçilerine sunduğu olanaklardı.
Sovyetler Birliğindeki sosyalizmin bir sistem olarak ortadan kalkışıyla birlikte emperyalistler de bu sistemin kendisinin ortadan kalkmasına rağmen halen devam eden kazanımlarına göz diktiler. Ardarda devam eden tüm kazanımların gaspı seferberliği uzun yıllar boyunca sürdü. Çalışma süreleri uzatıldı, sendikasızlaştırma dayatıldı, reel ücretler düşürüldü. Özgürlükler kısıtlandı, baskılar yoğunlaştı.
Ekonomik ve siyasal alanda sürdürülen bu saldırı dalgası geçtiğimiz yılın son çeyreğinde, 11 Eylülle birlikte doruğa ulaştı. İkiz kulelere yapılan saldırı bir milat ilan edildi. ABD sözcüleri yeni bir dönemin başladığını ilan ettiler. Bunun ne anlama geldiği ise kısa sürede anlaşıldı. Emperyalizmin çıkarlarına aykırı davranan her ülke, örgüt ve kişi yokedilmesi gereken hedeflerdi. Bunun için gerekirse Afganistan’daki gibi tonlarca bombayla bir savaş sürdürülecek ardından Irak, İran, K.Kore gibi emperyalistler için dikensiz gül bahçesi olmayan ülkeler hedef tahtasına oturtulacak gerekirse terörizmle mücadele adı altında özgürlükler kısıtlanacak, işkence meşrulaştırılacak, suikastler serbestleştirilecekti.
Bu saldırı dalgasının ekonomik alandaki yansımaları ise IMF ve Dünya Bankası eliyle gerçekleştirilen sınırsız ve kuralsız sömürüsü ve ülkelerin yağmalanması oldu. İç hukuku ortadan kaldıran tahkim ile engeller kaldırıldı, yabancı sermayeye tanınan imtiyazlar ile yağma hızlandırıldı, serbest bölgeler başta olmak üzere vergi muafiyeti tanındı, örgütlenmeler engellendi. Özelleştirmeler ile hem sendikasızlaştırma dayatıldı hem de halkın birikimleri ile oluşturulan işletmeler gaspedildi. Bağımsızlık açısından hayati önem taşıyan işletmeler emperyalistlere tepsi içinde sunuldu. Ulusal tarım tamamen çökertildi.
Bütün bunlar Türkiye için de geçerli olan gelişmelerdi. Emperyalizm bu kez tank ve topunu geri plana iterek azgın bir işgale girişmiş durumdaydı. Ötesinde ABD emperyalizminin koçbaşı olma görevi ülkeyi yeni maceralara son sürat sürükledi, sürüklüyor. Ortadoğu’da İsrail ile birlikte Türkiye’ye biçilen jandarmalık görevinin sınırları daha da genişletiliyor. ABD, İsrail, Türkiye arasındaki bu askeri birliktelik ticari imtiyazlı serbest bölgelerle, verimli GAP arazisinin birlikte yağmalanmasıyla ekonomik alanda da daha ileri boyutlara götürülüyor. Tabii bu ekonomik işbirliğinden Türkiye halkına düşen daha fazla yağma ve sömürüden başka bir şey olmuyor.
Bütün bunlar emperyalistlerin dünya ve Türkiye için düşündükleri, planladıkları. Ama madalyonun bir de arka yüzü var. Her geçen gün daha kötü yaşam koşullarına karşılık dünyanın hemen her köşesinde işçiler, emekçiler, sistem muhalifleri sokaklara dökülmeye devam ediyor. Hem de her geçen gün sayıları daha da artarak. Emperyalistlerin dünyanın neresinde olursa olsun yaptıkları toplantıların kapılarında binlerce insan protesto gösterileri yapıyor. IMF politikalarını harfiyen uygulayan Arjantin’deki yıkım sonucu halkın sokaktaki gösterilerinin önü alınamıyor.
IMF açısından Arjantin’in ikizi olarak gösterilen Türkiye’de ekonomi düzeliyor propagandalarına karşılık gidişat her geçen gün daha kötüleşiyor. Ekonomisi düzelenin sayıları sınırlı patronlar olduğu açlık sınırındaki emekçiler tarafından daha iyi anlaşılıyor. Sendikaların son araştırmalarında açlık sınırı 900 milyon lira olarak gözükürken asgari ücretin 165 milyon lira olması milyonlarca emekçinin itildiği sefaleti ortaya koyuyor. Son bir yıl içersinde kriz gerekçesiyle milyonlarca işçi işinden atıldı. Emperyalistlerin dayattığı tarım politikaları sonucu yine milyonlarca üretici köylü üretemez hale geldi. Esnafın iflasa sürüklenmesi ekonomik politikaların direk sonuçlarından biri oldu. Devletin küçültülmesi propagandası altında yüzbinlerce memur sokağa konulmak üzere.
İşçilerin ve kamu emekçilerinin alışık olduğumuz protesto gösterilerine geçtiğimiz yıl esnaf ve köylüler de katıldı. Ülkemiz için yeni sayılabilecek bu gelişmelerdeki içerik eksikliği, dağınıklık ve kendiliğindenciliğin doğal olması; yadırganacak bir durum olmaması, giderilmesi gereken bir eksik olarak yeni bir dünya için mücadele edenlerin önlerinde görev olarak durmaktadır.
Bugün ülkemizde kısa vadedeki taktik görevlerimizin başında yukarıda çizmeye çalışılan tablonun ilk elden sorumlusu IMF’ye karşı birleşik bir direniş hattı kurulması gelmektedir. IMF, emperyalizmin tüm planlarının somut göstergesi olarak her geçen gün daha fazla emekçinin bilincinde yerini almaktadır. İşinden atılan, sendikasızlaştırılan işçi, toprağını işlemesi engellenen köylü, kepenk kapatan esnaf bütün bunların başına IMF yüzünden geldiğini anlamaktadır. Değişik kesimlere bir merkezden sürdürülen bu saldırıya karşı değişik kesimlerin de biraraya gelerek yanıt vermesinin dışında başka bir yol yoktur.
Ötesinde; kendi deneyleriyle IMF ve emperyalizmi tanımaya başlayan bu kesimlere kendi dışındaki gelişmelerin de sebebinin ve kaynağının aynı olduğunun anlatılması gerekmektedir. Ülkenin savaşa sokulmasının, meclisten dört nala geçirilen yasaların, demokratikleşme maskesi adı altında 159 ve 312’de yapılan değişikliklerle özgürlüklerin daha da kısıtlanmasının, seçim yasasında yapılmak istenen değişikliklerin, üniversiteleri tamamen paralı yapan YÖK yasa tasarısının, Kürtlere yönelik baskının yoğunlaştırılmasının ve diğerlerinin kaynağının bir olduğu hiç bir dönem bu kadar kolay gösterilemez.
Önümüzdeki dönem çelişkilerin çok daha keskinleşeceğini söylemek için bu verilere bakmak yeterlidir. Ama keskinleşen bu çelişkilerin yaratacağı bir dizi avantaja rağmen milyonlarca emekçinin halen örgütsüz olması, sendika ve meslek örgütlerinin yönetimlerinin sınıf düşmanlarının ellerinde olması gibi dezavantajlar da görünen gerçeklerdir.
Yapılması gereken emperyalizme, IMF’ye ve işbirlikçilerine karşı en geniş cepheyi oluşturma çabalarına katkıda bulunabilmek için elimizi taşın altına sokmak, örülmeye çalışılan duvara konulacak her bir tuğlanın diğerleriyle biraraya geldiğinde bir anlam taşıdığının bilinciyle davranmaktır.

 


 

Ana Sayfa | Vakıf | Etkinlikler | Çalışma Grupları | Yayınlar | Görüşler | Bağlantılar | Mektup