|
YENİ DÖNEMİN GÖREVLERİYLE
EN GENİŞ CEPHEYİ OLUŞTURABİLMEK
Semih
Hiçyılmaz
Emperyalistlerin onyıllardır sürdürdüğü saldırı dalgası geçtiğimiz
yılın sonlarında yeni bir biçime dönüşerek yapılmak istenenin üzerindeki
tül perde de ortadan kaldırıldı. Tüm atılan adımların temelinde
yatan işçi sınıfının ve dünya halklarının uzun yıllar süren mücadeleleri
sonucunda elde edilmiş tüm kazanımların ortadan kaldırılması ve
yeraltı ve yerüstü kaynaklarına ait tüm söz hakkının bir avuç azınlık
elinde toplandığı yeni bir dünya haritası için çok daha somut adımlar
atıldı.
Uzun yılllardan beri propagandasını yaptıkları ‘yeni dünya düzeni’nden
ne kastedildiği 11 Eylül sonrası gelişmelerle çok daha anlaşılır
oldu. Emperyalist propaganda merkezlerinin tek kutuplu dünya, barış
içinde birarada yaşama, savaşların ortadan kalktığı tezlerinin emekçilerin
zihinlerinin bulandırılmasının amaçlandığı bir büyük kara balon
olduğu gözler önüne serildi. Bu gelişmeler ayni zamanda emperyalizmin
değirmenine su taşıyan ‘solcuların’ sınıf mücadelesinin eskidiği,
sınıf çelişkilerinin yerine yeni çelişkilerin geçtiği tezlerinin
de çöpe atılmasının son noktası oldu.
Yeni dünya düzeninden kastedilenin bir avuç zenginin bütün dünyayı
azgınca sömürmesi, kendi servetlerini katlayabilmek için milyonlarca
insanı açlığın ve sefaletin pençesine terketmesi anlamına geldiği,
renklerin son derece ayrıştığı bir dünya tablosunda ortaya çıktı.
Açlıktan ve yoksulluktan kitlesel ölümler yalnızca bir kaç ülkede
rastlanan spesifik örnekler olmaktan çıktı. Çok basit koruyucu önlemlerle
engellenebilecek hastalıklardan kıyımlar yaşandı. Çok düşük maliyetlerle
bile önüne geçilebilecek bu manzara karşısında dünyayı ellerinde
tutan tekeller yalnızca kar zarar hesabı yaptı.
Küreselleşme ve yabancı sermayeye kapıların açılarak iş olanaklarının
yaratılması, kalkınmanın bu biçimde sağlanması propagandasının ise
spekülatif sermayenin geçtiği yeri mahveden bir çekirge sürüsü olduğu
geçtiğimiz yıllarda birçok ülkede patlak veren krizlerle daha iyi
anlaşıldı.
Bazı ‘saf solcuların’ omuz verdiği yeni dünya düzeninin ve değişimin
ne olduğu artık teorik tartışmalara gerek gösterilmeyecek düzeyde
sonuçlandı. Yeni dünya düzeni denilenin özde hiçbir yeni tarafı
olmadığı, tersine eski düzenin hakimiyetinin her ne pahasına olsun
sürdürülmesi ve tahkim edilmesi anlamına geldiği de yaşanan gelişmelerle
birlikte hayatın kendisi tarafından tercüme edildi.
‘Yeni’lik dünya haklarının tepesine yağdırılan bombaların modellerindeydi
belki. Belki de dünyanın tüm enerji, yeraltı ve yerüstü kaynaklarında
emperyalistlerin tahakkümünü gerçekleştirecek savaşlar dahil yeni
adımlar atılmasındaydı ‘yeni’lik.
Emperyalistlerin yeniliği aslında vahşi kapitalizmin hiçbir kural
ve sınır tanımayan yıllarındaki sömürünün aynı koşullarda gerçekleştirilmesi
isteğiydi. Onların bu sınırsız sömürü istekleri dünya halklarının
yıllar süren mücadeleleri ve bunun sonucunda somut bir örnek olarak
ilk işçi sınıfı iktidarının ortaya çıkışıyla engellenmişti. Sovyetler
Birliği’nde ete kemiğe bürünen sosyalizmin kazanımları, bütün dünyada
işçilerin, emekçilerin gözleri önünde gerçekleşmiş, bu somut örnek
ilgiyle izlenmişti. Bunun da sonucu olarak birçok kapitalist ülkede
hem işçi sınıfının örgütlenmesi hızlanmış hem de bir dizi kazanım
elde edilmişti. ‘Sosyal devlet’in gereği olarak ifade edilen bu
uygulamalar Lenin ve Stalin’in Sovyetler Birliği’nin tüm dünya emekçilerine
sunduğu olanaklardı.
Sovyetler Birliğindeki sosyalizmin bir sistem olarak ortadan kalkışıyla
birlikte emperyalistler de bu sistemin kendisinin ortadan kalkmasına
rağmen halen devam eden kazanımlarına göz diktiler. Ardarda devam
eden tüm kazanımların gaspı seferberliği uzun yıllar boyunca sürdü.
Çalışma süreleri uzatıldı, sendikasızlaştırma dayatıldı, reel ücretler
düşürüldü. Özgürlükler kısıtlandı, baskılar yoğunlaştı.
Ekonomik ve siyasal alanda sürdürülen bu saldırı dalgası geçtiğimiz
yılın son çeyreğinde, 11 Eylülle birlikte doruğa ulaştı. İkiz kulelere
yapılan saldırı bir milat ilan edildi. ABD sözcüleri yeni bir dönemin
başladığını ilan ettiler. Bunun ne anlama geldiği ise kısa sürede
anlaşıldı. Emperyalizmin çıkarlarına aykırı davranan her ülke, örgüt
ve kişi yokedilmesi gereken hedeflerdi. Bunun için gerekirse Afganistan’daki
gibi tonlarca bombayla bir savaş sürdürülecek ardından Irak, İran,
K.Kore gibi emperyalistler için dikensiz gül bahçesi olmayan ülkeler
hedef tahtasına oturtulacak gerekirse terörizmle mücadele adı altında
özgürlükler kısıtlanacak, işkence meşrulaştırılacak, suikastler
serbestleştirilecekti.
Bu saldırı dalgasının ekonomik alandaki yansımaları ise IMF ve Dünya
Bankası eliyle gerçekleştirilen sınırsız ve kuralsız sömürüsü ve
ülkelerin yağmalanması oldu. İç hukuku ortadan kaldıran tahkim ile
engeller kaldırıldı, yabancı sermayeye tanınan imtiyazlar ile yağma
hızlandırıldı, serbest bölgeler başta olmak üzere vergi muafiyeti
tanındı, örgütlenmeler engellendi. Özelleştirmeler ile hem sendikasızlaştırma
dayatıldı hem de halkın birikimleri ile oluşturulan işletmeler gaspedildi.
Bağımsızlık açısından hayati önem taşıyan işletmeler emperyalistlere
tepsi içinde sunuldu. Ulusal tarım tamamen çökertildi.
Bütün bunlar Türkiye için de geçerli olan gelişmelerdi. Emperyalizm
bu kez tank ve topunu geri plana iterek azgın bir işgale girişmiş
durumdaydı. Ötesinde ABD emperyalizminin koçbaşı olma görevi ülkeyi
yeni maceralara son sürat sürükledi, sürüklüyor. Ortadoğu’da İsrail
ile birlikte Türkiye’ye biçilen jandarmalık görevinin sınırları
daha da genişletiliyor. ABD, İsrail, Türkiye arasındaki bu askeri
birliktelik ticari imtiyazlı serbest bölgelerle, verimli GAP arazisinin
birlikte yağmalanmasıyla ekonomik alanda da daha ileri boyutlara
götürülüyor. Tabii bu ekonomik işbirliğinden Türkiye halkına düşen
daha fazla yağma ve sömürüden başka bir şey olmuyor.
Bütün bunlar emperyalistlerin dünya ve Türkiye için düşündükleri,
planladıkları. Ama madalyonun bir de arka yüzü var. Her geçen gün
daha kötü yaşam koşullarına karşılık dünyanın hemen her köşesinde
işçiler, emekçiler, sistem muhalifleri sokaklara dökülmeye devam
ediyor. Hem de her geçen gün sayıları daha da artarak. Emperyalistlerin
dünyanın neresinde olursa olsun yaptıkları toplantıların kapılarında
binlerce insan protesto gösterileri yapıyor. IMF politikalarını
harfiyen uygulayan Arjantin’deki yıkım sonucu halkın sokaktaki gösterilerinin
önü alınamıyor.
IMF açısından Arjantin’in ikizi olarak gösterilen Türkiye’de ekonomi
düzeliyor propagandalarına karşılık gidişat her geçen gün daha kötüleşiyor.
Ekonomisi düzelenin sayıları sınırlı patronlar olduğu açlık sınırındaki
emekçiler tarafından daha iyi anlaşılıyor. Sendikaların son araştırmalarında
açlık sınırı 900 milyon lira olarak gözükürken asgari ücretin 165
milyon lira olması milyonlarca emekçinin itildiği sefaleti ortaya
koyuyor. Son bir yıl içersinde kriz gerekçesiyle milyonlarca işçi
işinden atıldı. Emperyalistlerin dayattığı tarım politikaları sonucu
yine milyonlarca üretici köylü üretemez hale geldi. Esnafın iflasa
sürüklenmesi ekonomik politikaların direk sonuçlarından biri oldu.
Devletin küçültülmesi propagandası altında yüzbinlerce memur sokağa
konulmak üzere.
İşçilerin ve kamu emekçilerinin alışık olduğumuz protesto gösterilerine
geçtiğimiz yıl esnaf ve köylüler de katıldı. Ülkemiz için yeni sayılabilecek
bu gelişmelerdeki içerik eksikliği, dağınıklık ve kendiliğindenciliğin
doğal olması; yadırganacak bir durum olmaması, giderilmesi gereken
bir eksik olarak yeni bir dünya için mücadele edenlerin önlerinde
görev olarak durmaktadır.
Bugün ülkemizde kısa vadedeki taktik görevlerimizin başında yukarıda
çizmeye çalışılan tablonun ilk elden sorumlusu IMF’ye karşı birleşik
bir direniş hattı kurulması gelmektedir. IMF, emperyalizmin tüm
planlarının somut göstergesi olarak her geçen gün daha fazla emekçinin
bilincinde yerini almaktadır. İşinden atılan, sendikasızlaştırılan
işçi, toprağını işlemesi engellenen köylü, kepenk kapatan esnaf
bütün bunların başına IMF yüzünden geldiğini anlamaktadır. Değişik
kesimlere bir merkezden sürdürülen bu saldırıya karşı değişik kesimlerin
de biraraya gelerek yanıt vermesinin dışında başka bir yol yoktur.
Ötesinde; kendi deneyleriyle IMF ve emperyalizmi tanımaya başlayan
bu kesimlere kendi dışındaki gelişmelerin de sebebinin ve kaynağının
aynı olduğunun anlatılması gerekmektedir. Ülkenin savaşa sokulmasının,
meclisten dört nala geçirilen yasaların, demokratikleşme maskesi
adı altında 159 ve 312’de yapılan değişikliklerle özgürlüklerin
daha da kısıtlanmasının, seçim yasasında yapılmak istenen değişikliklerin,
üniversiteleri tamamen paralı yapan YÖK yasa tasarısının, Kürtlere
yönelik baskının yoğunlaştırılmasının ve diğerlerinin kaynağının
bir olduğu hiç bir dönem bu kadar kolay gösterilemez.
Önümüzdeki dönem çelişkilerin çok daha keskinleşeceğini söylemek
için bu verilere bakmak yeterlidir. Ama keskinleşen bu çelişkilerin
yaratacağı bir dizi avantaja rağmen milyonlarca emekçinin halen
örgütsüz olması, sendika ve meslek örgütlerinin yönetimlerinin sınıf
düşmanlarının ellerinde olması gibi dezavantajlar da görünen gerçeklerdir.
Yapılması gereken emperyalizme, IMF’ye ve işbirlikçilerine karşı
en geniş cepheyi oluşturma çabalarına katkıda bulunabilmek için
elimizi taşın altına sokmak, örülmeye çalışılan duvara konulacak
her bir tuğlanın diğerleriyle biraraya geldiğinde bir anlam taşıdığının
bilinciyle davranmaktır.
|
|