|
GİRİŞ
İkinci Dünya Savaşını izleyen yıllarda iki blok arasında yaşanan rekabet
sonucu, ülkeler ekonomide devlet müdahaleciliğine, refah devleti
politikalarına dayalı “Keynesçi” uygulamalara yönelmişlerdir. Bu süreçte
yüksek büyüme hızına ulaşılmış, istihdamda olumlu gelişmeler elde edilmiş
ve ekonomide göreli bir istikrar sağlanmıştır. Ancak 1970’lere
gelindiğinde refah devleti uygulamalarının yüksek maliyeti, kar
oranlarındaki düşüş ve diğer nedenlerle bir kriz sürecine girilmiştir.
Batı ülkeleri krizi aşabilmek için üretim yapısında ve teknolojide
değişikliğe gitmişler, bunlara bağlı olarak sermayenin
uluslararasılaşmasının önündeki engellerin kaldırılması, özelleştirme,
sosyal devletin sınırlandırılması, işgücünün esnekleştirilmesi ve
sendikaların güçlerinin azaltılması gibi programları gündeme
getirmişlerdir. “Yeni sağ” da denilen bu politikalar 1970’lerde İngiltereve ABD’de başlayarak bütün dünyaya yayılmış “yeni dünya düzeni” ve
“küreselleşme” süreci hızlanmıştır. Yeni düzende Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra tek kutuplu
dünyanın lideri ABD’dir. ABD’nin zirvede olduğu ve AB’nin zirvede yer
almaya oynadığı bir merkez ve merkezin dışında, çoğunluğunu azgelişmiş
ülkelerin oluşturduğu çok parçalı ve aralarında işbirliğinin olmadığı bir
çevrenin varlığı sözkonusudur. ABD ile birlikte etkili olan ülkeler takımı
bir bütün olarak düşünülmekte ve bütünü “merkez” olarak adlandırılmakta,
kararları ve koşulları etkileme gücü olmayıp bunlara sadece uyma durumunda
kalan ülkeler takımı ise “çevre” olarak adlandırılmaktadır. Dünya Bankası,
IMF, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), BM gibi uluslararası hükümet örgütleri ve
OECD gibi bölgesel işbirliği örgütleri ve Avrupa Birliği gibi ulusüstü
örgütler yeni dünya düzeninin etkin kuruluşlarıdır. Bu kurumlar dünya
düzenine ilişkin kararların alınmasını, uygulanmasını ve uygulamaları
denetleme görevini yerine getirmektedirler. Bu kuruluşlar uluslararası bir
kamuoyu oluşturmanın ötesinde, güçlü etkileme ve uygulatma kanallarına
sahiptirler. Bu kuruluşların doğrudan doğruya borç verme ve program ve
proje kredisi verme yetkileri vardır. Bunun ötesinde bu kuruluşların
dünyadaki mali akımları yönlendirme, dünya ticaret sistemini yönetme,
uluslararası borçları yönetme ve bunların koşullarını belirleme ve
uluslararası hukuk çerçevesinde ülkeleri denetleme güçleri vardır. Bu
kuruluşlardan en yenisi olan, 1995’te kurulan mal, hizmet ve fikri
mülkiyet haklarına ilişkin ticareti düzenleyen ve ticari uyuşmazlıklardaki
hakemlik yetkisi ile donatılan DTÖ, dünyanın en güçlü ve en yetkili
kuruluşu haline gelmiştir. Dünya ekonomisine ilişkin kararları, başını
ABD’nin çektiği merkezdeki Japonya, Almanya Fransa, İngiltere, Kanada ve
İtalya’dan oluşan G-7 diye bilinen ülkeler tarafından (sonradan Rusya’nın
eklenmesiyle G-8) alınmaktadır. Dünya ekonomisinin başlıca aktörleri ise
çoğu zaman uluslararası kuruluşları ve hükümetleri de peşlerinden
sürükleyen sayıları 500 civarında olan Çokuluslu Şirketler (ÇUŞ)’dir.
Bugünkü ekonomik yapıda, gelişmiş ülkelerin ve ÇUŞ’ların etken, azgelişmiş
ülkelerin ise edilgen konumda olduğu görülmektedir. Yeni uluslararası
işbölümü çerçevesinde, gelişmiş ülkeler, kendi ülkelerinde, sanayi
üretiminin çevrede yarattığı tahribata son vermek, aynı zamanda da
ekonomik büyümeyi hızlandırmak amacıyla tamamıyla teknoloji üretiminde ve
teknolojik içeriği yüksek metaların üretiminde ihtisaslaşmayı ve tüm diğer
metaların üretimini diğer ülkelere bırakmayı hedeflemektedirler.
Azgelişmiş ülkelere kaydırılan sanayi faaliyetlerinin kontrolü, teknolojik
hakimiyet sayesinde yine dışarıda yatırım yapan veya fason imalat yaptıran
gelişmiş ülkelerin elinde olacaktır. Uluslararası yeni iş bölümünde,
azgelişmiş ülkelere ise ucuz işgücü kaynağı, ucuz doğal kaynakları ve
kirletilmeye hazır çevreleri ile katılmaları rolü verilmektedir. Diğer
taraftan da öngörülen bu iş bölümü gereğince, bir yandan fikri mülkiyet
haklarının sıkı bir biçimde korunması sağlanırken, diğer taraftan
azgelişmiş ülkelerin dışa açılması sağlanarak gerekli düzenlemeler
yapılmaktadır. Gelişmiş ülkelerin, teknoloji üretebilen ülke diye
tanımlandığı günümüzde, azgelişmiş ülkelere teknolojiye ulaşmanın en makul
yolunun, çokuluslu şirketlerin yatırımlarını çekmek olduğu telkin
edilmektedir. Teknoloji üretmeye kalkan az sayıdaki azgelişmiş ülkeler
ise, fikri mülkiyet hakları konusundaki engellere takılmaktadırlar.
Gelişmiş ülkelerin teknoloji konusuna yaklaşımı ise, gelişmiş ülkelerin
yüksek teknolojili sanayiler kurarak başı çekmesi, eskiyen teknolojilerin
geri kalmış ülkelere bırakılması, bunların da kendilerinin daha eski
teknolojilerini, kendilerinden daha arkadan gelenlere bırakılması
biçimindedir. Ancak teknoloji yarışına katılamayan bir ülkenin dünya
ticareti ile ancak beşeri ve tabii kaynaklarını ucuzlatarak rekabet
edebilmesi sözkonusudur. Bu rekabeti ise ancak insan ve doğal çevreyi
korumaktan vazgeçerek gerçekleştirebilirler. Bu durumda ise, ücretlerin
zaten düşük olduğu azgelişmiş ülkelerde ücretler daha da düşürülmekte,
iflas ve işsizlik artmakta, doğal çevre tahribatı artmakta ve yoksulluk
daha büyük boyutlara varmaktadır. Diğer yandan da azgelişmiş ülkelerdeki
doğal kaynakların ve ürünlerin fiyatlarının düşmesi son tahlilde yine
gelişmiş ülkelerin yararına olmakta, bu durumda da gelişmiş ülkelerle
azgelişmiş ülkeler arasındaki uçurum daha da derinleşmektedir. Bununla
beraber, uluslararası kuruluşların azgelişmiş ülkelerde de çevre temizleme
teknolojilerini yaygın olarak kullanılmasını savundukları görülmektedir.
Fakat bu kuruluşların bakış açısının çevre temizlemenin uluslararası
sermaye açısından çok önemli bir yatırım alanı ve çok karlı bir sektör
olması ile sınırlı kalmaktadır. Dünyaya getirilmek istenen yeni düzen ile
evrensel düzeyde serbest piyasa ekonomisine geçiş, bütün ülkelerin
pazarlarıyla bütünleşme ve mal, hizmet ve sermaye hareketlerinin tam
serbestleşmesiyle küreselleşmenin gerçekleştirilmesi hedeflenmektedir.
Liberalleşme ve küreselleşme ile bütün dünyayı içine alacak ortak bir
serbest rejim ve hukuki bir çerçeve yaratılması öngörülmektedir. Dünyanın
artık ekonomik ve ideolojik açıdan bütünleşme sürecine girdiği, tek yanlı
bağımlılık ilişkilerinin yerini artık karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin
aldığı ileri sürülmektedir. Ancak bununla beraber merkez ve çevre ülkeleri
arasında ilişkilerin açık bir biçimde tek yanlı bağımlılık ilişkilerine
dayanmaya devam ettiği görülmektedir. Bu bağlamda da, 1980’lerin başında
ortaya çıkan borç krizinden beri, uluslar arası kredi kuruluşları
tarafından, azgelişmiş ülkelerin yeniden yapılandırılmaları
öngörülmektedir. Azgelişmiş ülkelerin yeniden yapılanmasına yönelik olarak
öngörülen yapısal uyum programları, gelişmekte olan ülkelerde ekonomik
durgunluğa ekonomik faaliyetlerde azalmaya ve yoksulluğun artmasına neden
olmuştur. Getirilen ekonomik politikalar, işsizliğin artması ve reel
ücretlerin düşmesi sonucunu getirmiş, bu da yoksullaşmaya neden olmuştur.
Uygulanan bu programlardan çoğunlukla da toplumun düşük ve orta gelirli
kesim etkilenmiş ve yükün büyük bir kısmını bu kesim taşımak zorunda
kalmıştır. Bu süreçte borç geri ödemeleri nedeniyle, azgelişmiş ülkeler
ekonomilerini dış satıma göre düzenlemişler, yerli tüketim için üretimden
vazgeçerek dış satımdan para kazandıracak ürünlere yönelmişlerdir. Bu
durum gelişmekte olan ülkelerin iç üretim tabanlarının ve iç pazara
yönelik yerli üretimlerinin tahribini getirmiş, bu da yoksullaşmaya neden
olmuştur. Gerek gelişmekte olan ülkelerde artan borç yükü, gerekse yapısal
uyum programları çerçevesinde öngörülen sosyal hizmet ve refaha yönelik
kamu harcamalarının kısıtlanması veya azalışı, temel mal ve hizmetlerdeki
subvansiyonun kaldırılması, kamu hizmetlerine yönelik kullanıcı
ücretlerinin getirilmesi veya bu ücretlerin artırılması politikaları ve bu
politikaların sonucu olan reel ücret ve istihdamdaki düşüş, yarı zamanlı
istihdam ve kayıt dışı sektör faaliyetlerindeki artış çevreyi olumsuz
etkilemiştir. Diğer taraftan da, azgelişmiş ülkelerin daha hızlı ve
istikrarlı nasıl kalkınabileceği ile ilgili tartışmalar ve stratejiler ve
politikalar da uluslararası kuruluşlarca geliştirilmektedir. Bu
çevrelerce, azgelişmiş ülkelere, çevresel kaygıların kalkınma bağlamına
dahil edilmesini, gelecek nesilleri de düşünerek insanlığın tüm
gereksinimlerinin karşılanmasını öngören sürdürülebilir kalkınma modeli
önerilmektedir. Uluslararası platformlarda çevre ile ekonomi arasındaki
ilişki tartışmasız bir biçimde kabul edilmesi, var olan ve ortaya çıkması
muhtemel olan tehlikelerin ve sorunların giderilmesi için çevre koruma
çabaları ile gelişme çabaları arasında bir uyumun sağlanması gerekliliği
konusunda görüş birliği olmasına rağmen, yine aynı uluslararası kuruluşlar
tarafından azgelişmiş ülkelere önerilen ekonomi politikaların ve getirilen
düzenlemelerin gelişme çabalarını ve çevreyi olumsuz etkilediği
görülmektedir. Bu kuruluşlar sürdürülebilir kalkınma hedefiyle birlikte,
sürdürülebilir kalkınmayı sağlayıcı bir ortamın yaratılması için piyasa
mekanizmalarına müdahalenin azaltıldığı, tüm alanların
kuralsızlaştırıldığı ve sosyal devlet anlayışının yok edildiği yeni sağ
politikaları önermektedirler. Bununla beraber uluslararası kuruluşlar
arasında “sürdürülebilir kalkınma” konusunda tartışmalar ve bazı yaklaşım
farklılıklarının olduğu görülmektedir. Ancak bu örgütlerin “kalkınma
stratejileri” mevcut sistem içinde nasıl daha iyi çözümler bulunabileceği
noktası ile sınırlı kalmaktadır. Çevre sorunları ekonomik ve siyasal
gelişmelerden kaynaklanan sorunlarla yakından ilgilidirler. Bu anlamda
çevresel değerlerin yıkımı, yoksulluk ve eşitsizlik ilişkilerinin ekonomik
ve siyasal düzenle bağlantıları içerisinde ele alınması gerekmektedir.
Yaşadığımız sürece damgasını vuran küresel ekonomik bütünleşme, bazı
fırsatlar yaratırken, diğer taraftan zengin ve yoksul arasındaki farkın
açılmasına, eşitsizliklerin ortaya çıkmasına ve yoksulluğun artmasına
neden olmaktadır. Diğer taraftan toplumsal ve ekonomik sorunlarla birleşen
çevre sorunları siyasal huzursuzlukları da beraberinde getirmektedir.
Yoksulluk ve eşitsizliklerden kaynaklanan sorunlar, gelişmiş ülkeler için
de tehdit oluşturmaktadır. Bu anlamda küreselleşmenin sorunlu alanlarından
biri çevredir. Çevre sorunlarına çözüm bulunmaması durumunda ise,
küreselleşmeye karşı tepkilerin de giderek artması sözkonusu olacaktır.
Çevre sorunlarının ilk kez resmi düzeyde ulusların gündemine girdiği
Stockholm Konferansının üzerinden 30 yıl geçmesine, konuya ilişkin bir çok
bilimsel konferans ve yayın yapılmasına, sayıları 200’ü aşan uluslararası
antlaşmaya ve yaptırımlara, çevre dostu teknolojilere ve sürdürülebilir
kalkınma tezlerine rağmen, dünyadaki doğal çevredeki bozulma, yoksulluk,
açlık, nüfus, küresel ısınma gibi çevre sorunları artarak devam etmekte,
diğer taraftan da gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki farklar
giderek açılmaktadır. Tüm uluslararası girişimlere, BM Çevre
Konferanslarına, çok taraflı antlaşmalara rağmen çevre sorunları dünyanın
birinci gündem maddesi olmayı sürdürmektedir. Yeni dünya düzenin
belirleyici etmenlerinden biri de çevre olmuştur. Uluslararası kuruluşlar
tarafından çevre ve kalkınma sornularının çözümüne yönelik olarak önerilen
sürdürülebilir kalkınma olgusunun ne kadar gerçekçi olduğu ya da bu
sorunları çözüp çözemeyeceğinin irdelenmesi için 90’lı yıllarda dünya
gündemine damgasını vuran YDD’nin incelenmesi gerekmektedir. Bu çalışmanın
çerçevesini, halen üzerinde tartışmaların sürdüğü yeni dünya düzeni diye
adlandırılan dünyanın yeniden yapılanma süreci ve çevre ilişkisi
oluşturmaktadır. Bu anlamda da yeniden yapılanma sürecinde getirilen
özelleştirme, kuralsızlaştırma ve liberalizasyon politikaları ile ulusal
devletlerin yeniden yapılandırılması kapsamında çevre konusu ele alınarak,
küreselleşme ve çevre olgusu arasındaki ilişkilerin ortaya konması
amaçlanmaktadır. Yerel düzeydeki yoksulluğun küresel düzeydeki nedenleri
üzerinde durularak küresel düzeydeki bağlantılarının ortaya çıkarılması
amaçlanmaktadır. Bu çalışmada yeni boyutlar eklenerek daha güncel ve
önemli duruma gelen çevre sorunlarının uluslararası düzeyde getirilen
düzenlemelerden nasıl etkilendiği ve çevre olgusunun bu düzenlemeleri
nasıl etkilediğinin tartışılması amaçlanmaktadır. Yaratılan yeni
uluslararası sistemle çevre sorunlarının ortaya çıkması arasındaki
ilişkinin irdelenmesi amaçlanmaktadır. Bu anlamda da bu uluslararası
sistemin kuruluşlarının çevreye bakışları ele alınarak, bu kuruluşların
öngördüğü politikaları ortaya konmaktadır. Bu çerçevede, uluslararası
çevre politikalarının başlıca aktörlerinin kimler olduğu, bu aktörlerin
yapıları ve işlevleri, bunların çevre sorunlarına yaklaşımlarının ne
olduğu, kullandıkları araçlar ve yöntemlerin neler olduğu ve bu aktörlerin
çevre üzerindeki etkililikleri ve sınırlılıklarının neler olduğunun ortaya
çıkarılması öngörülmektedir. Bu kurum ve kuruluşların hangi politika ve
yöntemlerle çevre sorunlarını çözdükleri, çevre sorunlarını çözmede
katkılarının ne olduğunun ortaya çıkartılması amaçlanmaktadır. Aynı
zamanda da bu örgütlenmelerin uyguladıkları politikalarla, hangi çevre
sorunlarına nasıl neden olduklarının ortaya konması hedeflenmekte ve
yaratılmaya çalışılan yeni uluslararası sistem ile, çevre sorunları
arasındaki ilişki incelenmektedir. Bu çalışmada çevre ve çevresel
sorunlara çözüm üretme yetkinliği uluslararası siyasal ve ekonomik
çerçeveyi kapsayacak biçimde irdelenerek, uluslararası kuruluşların çevre
politikaları ele alınmaktadır. Çevre konusunda yapılan çalışmaların
çoğunda, çevre sorunlarının küreselleştiği tesbiti yapılmakta, bu
sorunların nedenlerinden çok, sonuçları üzerinde durularak bu noktadan
hareketle çözümler üretilmektedir. Genelde çevre sorunları siyasal,
ekonomik ve kültürel sorunlardan ayrı ele alınarak, nedenlerden çok
sonuçlar ile ilgilenilmektedir. Bu anlamda yapılan çözüm önerileri de bir
takım idari ve teknik önlemlerden ileri gidememektedir. Günümüzde bir
yandan çevre sorunlarının küreselleşme eğilimi güçlenirken, diğer taraftan
küreselleşme süreci de çevre sorunlarına neden olmakta ve küreselleşme ile
bağlantılı çevre sorunları ortaya çıkmaktadır. Bu süreçte çevre sorunları
ya küreselleşmiş ya da küreselleşmenin sonuçlarından etkilenmiştir. Ancak
bu çalışmada çevre sorunlarının küreselleşmesinden çok, küreselleşme
sürecinin getirdiği çevre sorunları üzerinde durulmaktadır. Bu çalışmada
çevre sorunları, özellikle de azgelişmiş ülkelerdeki çevre sorunları,
bunların ortaya çıkış nedenleri ve çözümüne ilişkin önerilen mekanizmalar,
ekonomik ve siyasi bağlamda ele alınmaktadır. Çevre sorunlarının ekonomik
ve toplumsal gelişmelerle bağlantıları ortaya konulmaya çalışılmaktadır.
Çünkü, çevre sorunlarının gerçek nedenleri ortaya konulmadan getirilen
önlemler, çözüm yerine çözümsüzlük ürettiğinden, sorunların gerçek
nedenlerinin ortaya konması büyük önem taşımaktadır. Diğer taraftan,
gelişmiş ülkelerce ileri sürülen çevre sorunlarının hem nedeni, hem de
kurbanı olarak gösterilen yoksulların ve azgelişmiş ülkelerin, gerçek
sorumlular olup olmadığının ortaya konması da hedeflenerek, konu bu
çerçevede ele alınacaktır. Ayrıca çalışmada, sürdürülebilir kalkınmanın
katılımcılarından Çokuluslu şirketler, sürdürülebilir kalkınmanın yeni
ortakları olarak NGO’lar ve yeni bir örgüt olan DTÖ üzerinde ağırlıklı
olarak durulmaktadır. Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler’in çalışmaları
sınırlı bir kapsamda ele alınmaktadır. Dünya Bankası’nın desteklediği
projelerin doğal çevre üzerindeki etkileri başka bir çalışmanın konusu
olabileceğinden, bu konulara özel olarak değinilmemektedir. Diğer taraftan
uluslararası çevre politikalarının belirlenmesinde ve uygulanmasında
önemli rolleri olan OECD ve Avrupa Birliği de ayrı çalışmalara konu olacak
kadar geniş olduğundan, çalışmanın kapsamına dahil edilmemiştir.
Çalışmamıza temel oluşturacak varsayımlar ise şunlar olacaktır:
Küreselleşme taraftarlarınca, küreselleşme sürecinde, gelişmiş ülkelerle
azgelişmiş ülkeler, zenginlerle yoksullar arasındaki fark azalarak,
dünyanın türdeşleşmesi ve benzer bir hal almasının sağlanacağı
varsayılmaktadır. Çevre sorunları küreselleşmiştir, ancak, küreselleşme
olgusu da çevre sorunlarına neden olmaktadır. Çevre sorunlarının
küreselleşme süreci ile yakın bağlantıları vardır. Çevre ekonomik ve
siyasal süreçlerden etkilenmekte ve aynı zamanda da bu süreçleri
etkilemektedir. Bu nedenle çevre olgusunun ekonomi ve siyasetle birlikte
ele alınması gerekmektedir. Çünkü çevre ekonomi ilişkisi ve devletlerin
ekonomi ve çevre politikalarının uluslararası kuruluşlar tarafından
yönlendirildiği kabul edilmektedir. Çevre politikalarının dolaylı ve
dolaysız biçimde belirlendiği BM, IMF-DB ve DTÖ’nün politikalarında
paralellik yanında, çelişkili olan politikaları da vardır. BM’nin yaptırım
gücü sınırlı olup, IMF-DB ve özellikle de DTÖ’nün elinde bir çok etkili
araç vardır. Bu örgütler, bu araçlarla ülkelerin sosyo-ekonomik yapılarına
müdahale etmekte ve çevreyi yönlendirmektedir. Küresel çevre
politikalarının belirlenme ve uygulama aşamalarında hangi kurumların ve
kuruluşların etkili olduğu etkililik ve etkinliklerinin hangi düzeyde
olduğu ve bunların hangi mekanizmalarla nasıl sağladıkları önemlidir.
Çevre sorunlarını ulusal ve uluslararası boyuttaki yaşanan siyasal ve
ekonomik süreçlerden ayırarak çözme çabaları sonuçsuz kalmak durumundadır.
Uygulanan ekonomik politikaların azgelişmiş ve gelişmiş ülkeler arasındaki
ve ülke içindeki dengesizlikleri arttırmaktadır. Eşitsizliği azaltma
iddiası ile uygulanan politikaların ve araçların eşitsizliği daha da
arttırdığı, böyle bir ortamda da nedenler yerine yalnız sonuçlar üzerinde
durmak çevre sorunlarını daha da artıracak ve çözümsüz hale getirecektir.
Gelişme ve çevre sorunlarının yarattığı karşılıklı bağımlılık ve
dayanışma, uluslararası politikalara yeni bir anlam ve boyut getirmiştir
ve uluslararası ekonomik ve siyasal ilişkilerin de belirleyicileri
olmuştur. Uluslararası çevre politikaları ekonomik politikalar tarafından
güdülenmekte, bu bağlamda çevre politikaları, uluslararası ticari ve
ekonomik eylemlerde rekabet koşullarının düzenleyicisi olarak rol
oynamakta ve çevre ikinci planda kalmaktadır. Serbest ticaret yanlılarına
göre, ticaret ve ticaretin liberalleştirilmesi daha iyi bir çevre ile
beraber gelişme ve kalkınmaya neden olur. Serbest ticaret refahı arttırır,
artan refah da temiz bir çevreyi getirir. Teknoloji ve teknolojinin
transferinin çevrenin korunması ve sürdürülebilir kalkınmanın
sağlanmasında çok önemli rolü vardır. Çevre ile ilgili düzenlemeler
ticareti etkilediği gibi, ticaret ve ticaretle ilgili düzenlemeler de
çevreyi etkilemektedir. Çevre ile ilgili düzenlemelerde, ve çevre ile
ticaret arasındaki anlaşmazlıklarda, ticari politikaların mı, yoksa çevre
politikalarının mı düzeltilmesi gündeme geldiğinde, çevre ticaret ve karın
gerisinde kalmaktadır. Çevresel önlemler rekabet kaygıları nedeniyle
sekteye uğramaktadır. Çevre politikalarının dolaylı ve dolaysız biçimde
belirlendiği, BM, IMF-DB ve DTÖ’nün politikalarında paralellik yanında,
çelişkili olan politikaları da vardır. BM’nin yaptırım gücü sınırlı olup,
IMF-DB ve özellikle de DTÖ’nün elinde bir çok etkili araç olup, araçlarla
ülkelerin sosyo-ekonomik yapılarına müdahale etmekte ve çevreyi
yönlendirmektedir. Ticaret ve ticaretin liberalleştirilmesi bazı çevre
sorunlarını çözerken, aynı zamanda kaynak dağılımını olumsuz etkileyerek
yoksulluğa ve azgelişmiş ülkelerin doğal kaynakları üzerindeki baskıyı
arttırarak ve atık sorununu tetikleyerek çevre sorunlarına neden
olmaktadır. DTÖ kuralları ve DTÖ’nün anlaşmazlık çözümleme mekanizması
çerçevesinde alınan anlaşmazlık kararları çevreye, sağlığa ve güvenliğe
zarar vermektedir. Sınırlar ötesi ve küresel çevre tehlikeleri sözkonusu
olduğunda, çevrenin korunmasının en etkin yolu çok taraflı çevre
anlaşmalarıdır. Ancak çok taraflı çevre anlaşmaları ile çok taraflı
ticaret sistemini yöneten DTÖ arasındaki ilişkiler yeterince açık
değildir. Mevcut uluslararası ekonomik ve siyasi yapı içerisinde
gelişmekte olan ülkeler açısından sürdürülebilir kalkınmanın nesnel
temelinin olmadığı, ulusal ve uluslar arası düzlemdeki politikalarla
gelişmekte olan ülkeler açısından sürdürülebilir kalkınma kapsamında ileri
sürülen hedeflere ulaşılmasının mümkün olmadığı ileri sürülmektedir. Tüm
bu savları kanıtlama doğrultusunda, çalışmada günümüzdeki ekonomik ve
siyasi yapı YDD projesi ve küreselleşme olgusu çevre ile bağlantılı olarak
ele alınmaktadır. YDD küreselleşmenin hız ve derinlik kazanmasıyla gündeme
gelen değişimler ve gelişmekte olan ülkelere, uluslararası kuruluşlar
tarafından önerilen sürdürülebilir kalkınma modeli ve yönetim biçimleri ve
bunların finansman kaynakları ele alınmaktadır. Sürdürülebilir kalkınmanın
aktörleri ve bunların çevre politikaları ve çevreyi etkileyen dolaylı
politikaları incelenmektedir. Tüm bu konular genel kabul gören
sürdürülebilir kalkınma modelinin, var olan kurumlar, bu kurumların
düzenlemeleri ve uygulamalarıyla gerçekleşip gerçekleşemeyeceği ekseninde
ele alınmaktadır. Çalışma tamamen kuramsal bir nitelik taşımakta,
uygulanan ve öngörülen çevre politikaları ve bu politikaların sonuçları ve
olası etkileri örneklerle somutlaştırılmaya çalışılmaktadır. Bu anlamda
geniş bir örneklemeye yer verilmektedir. YDD’ni olgusunun 1980’lerden
sonra ortaya çıktığı gözönüne alınarak, konuya ilişkin makale ve kitaplar
taranırken, 1990’larda ve özellikle DTÖ Anlaşmasının imzalandığı 1995’ten
sonra yayınlanmış olan kaynaklar tercih edilmiştir. Özellikle DTÖ’ne
ilişkin kaynaklara erişimde internetten yararlanılmıştır. Yerli ve yabancı
günlük basın takip edilerek, çevre konusundaki güncel gelişmeler de
çalışmaya aktarılmaya çalışılmıştır. Çalışma, Giriş ile Sonuç ve
Değerlendirme bölümlerinin dışında üç ana bölümden oluşmaktadır. Giriş
bölümünde, tezin neden bu konuda hazırlandığı ve konunun önemi üzerinde
durulmakta, çalışmanın konusu ve amacı tanıtılmaktadır. Çalışmaya temel
oluşturacak varsayımlar sıralanmakta ve konuyu incelerken izlenen yöntem
üzerinde durulmaktadır. Birinci bölüm, “Günümüzün Siyasi ve Ekonomik
Yapısı, Buna İlişkin Düzenlemeler ve Çevre” başlığı altında iki alt bölüm
ve sonuç kesiminden oluşmaktadır. Çalışmanın çerçevesini halen tartışılan
Yeni Dünya Düzeni’nin çevre üzerinde yaratığı etki oluşturduğundan, bu
bölümde öncelikle, dünyanın yeniden düzenlenmesi çeşitli boyutlarıyla
incelenmektedir. Bu bölümde günümüzün ekonomik ve siyasi yapısı genel
olarak ortaya konmaktadır. 1980 sonrasında dünyadaki ekonomik ve siyasal
değişmeler ve gelişmelere değinilmektedir. Bu değişimleri anlayabilmek
için, bu değişimlerin nedenleri, oluşum süreçleri ve sonuçları
irdelenmektedir. YDD projesi ve YDD’nin en önemli unsuru olan küreselleşme
olgusu çevreyle bağlantılı olarak ele alınmaktadır. Özelleştirme,
kuralsızlaştırma ve liberalizasyon politikaları ile ulusal devletlerin
yeniden yapılandırılması ve bu kapsamda çevre olgusu ele alınmaktadır.
“Dünyanın Yeniden Yapılandırılması ve Çevre” başlığı altında dünyanın
yeniden yapılanması kapsamında, yeni dünya düzeni arayışları ve dünyanın
görünümü ortaya konmaktadır. Yeni Dünya Düzeninin ideolojisi olan Yeni
Sağın ortaya çıkışı, refah devletiyle bağlantılı olarak incelenmekte ve
kavramsal çerçevesi çizilmektedir. Yeni sağın kavramsal temelleri, “yeni
liberalizm”, “kamusal tercih kuramı” ve “yeni muhafazakarlık” alt
başlıklarıyla ele alınmaktadır. Diğer bir başlık olan “Yeni Sağ
Politikalar ve Çevre” başlığı altında ise yeni sağ politikalar
çerçevesinde, çevre konusuna bakış, çevre sorunlarına yaklaşım ve çözüm
önerileri ortaya konmaktadır. Serbet piyasa çerçevesinde çevrenin
korunmasına ilişkin önerilen mülkiyet hakları tesisi, kaynakların
fiyatlandırılması, subvansiyonların kaldırılması ve piyasa benzeri
araçların tesisi konuları incelenmektedir. İkinci alt bölüm ise
“Küreselleşme ve Çevre” başlığı ile ele alınmaktadır. Küreselleşme başlığı
altında küreselleşme kavramı, gelişimi ve küreselleşmeye ilişkin
yaklaşımlar özet olarak ele alınmakta, küreselleşme ile ulus devlet
ilişkisi ortaya konmaktadır. Bununla bağlantılı olarak da küreselleşme
çevre ilişkisi irdelenmektedir. Bu anlamda da çevre sorunlarının
küreselleşmesi, karşılıklı bağımlılık, risk toplumu kavramları üzerinde
durulmaktadır. Küreselleşmenin yoksulluk, eşitsizlik üzerine etkileri
“Küreselleşme ve Çevre Sorunları” başlığı altında ele alınmaktadır. Bu
başlık altında yoksulluk ve çevre arasındaki bağlantılar da ortaya
konmaktadır. Dünyadaki yoksulluk, dünya eşitsizliği, ülkeler arasındaki ve
ülkelerin içindeki eşitsizlik rakkamlarla verilerek, bu başlık altında,
dünyanın durumunun ortaya konulması amaçlanmaktadır. Ayrıca, dünyadaki
eşitsizliğin ortadan kaldıracağı savlanan teknoloji üzerinde
durulmaktadır. Küreselleşmenin olumsuz sonuçları ve bunlara karşın
yükselen tepkiler, küreselleşmeye daha insani bir yüz kazandırma
çabalarında da artışa neden olmaktadır. “Küreseleşme Sürecine Yön Verme
Çabaları ve Çevre” başlığı altında, küreselleşme sürecine yön verme
çabaları konusundaki örneklere ve bu kapsamda çevreye yüklenen işlev ele
alınmaktadır. Ayrıca “Sonuç” alt başlığı altında ise bu bölüme ilişkin bir
değerlendirme yapılmaktadır. “Yeniden Yapılanma Sürecinde Çevre Kalkınma
Yaklaşımındaki Değişim, Sürdürülebilir Kalkınma ve Sürdürülebilir
Kalkınmayı Sağlayıcı İklim” başlıklı ikinci bölüm, üç alt bölüm ve sonuç
kesiminden oluşmaktadır. Bu bölüm, yeniden yapılanma sürecinde azgelişmiş
ülkelere uluslararası çevrelerce kalkınma modeli olarak önerilen,
“sürdürülebilir kalkınma” ve bu modelin hayata geçirilebileceği ortam
olarak sunulan “yönetişim” kavramlarının ve sürdürülebilir kalkınmanın
aktörlerinin durumlarının açıklığa kavuşturulması temeline oturtulmuştur.
“Çevre-Kalkınma İkileminden Sürdürülebilir Kalkınmaya” başlığı altında,
çevrenin ekonomik anlamı üzerinde durularak, çevre-kalkınma konusundaki
gelişmelere ve dönüm noktalarına değinilmektedir. Sürdürülebilir
kalkınmanın ortaya çıkışı ve gelişimi incelenmektedir. Sürdürülebilir
kalkınmaya ilişkin politikalar ve mekanizmalar ele alınmaktadır. Katılım,
demokratikleşme bağlamında sürdürülebilir kalkınmada rol alacak aktörlere
değinilmektedir. Mevcut sistem içerisinde sürdürülebilir kalkınmanın
uygulanabilirliği ele alınarak tartışılmaktadır. İkinci alt bölüm ise,
“Sürdürülebilir Kalkınmayı Sağlayıcı Ortamın Yaratılması” başlığı altında
ele alınmaktadır. “Küresel Yönetim (Yönetişim) Kavramı” alt başlığı
altında, küresel yönetişim konusunda BM ve DTÖ tarafından önerilen
girişimler ele alınmaktadır. Küresel yönetimin temel gerekçeleri
irdelenerek, küresel yönetim ile neyin amaçlandığı ortaya çıkarılmaya
çalışılmaktadır. “Küresel Finansal Yönetim” alt başlığında ise, küresel
ortak değerlerin korunması ve yönetilmesi ve sürdürülebilir kalkınmanın
finansmanının sağlanması konusundaki öneri ve girişimler ele alınmaktadır.
Önerilen çeşitli küresel finansman programları (tobin vergisi, şirket
vergileri, kullanıcı ücretleri, kaynak vergileri, enerji karbon vergileri,
ticareti mümkün kirletme izinleri) ve Küresel Çevre Fonu (GEF) ele
alınmaktadır. İkinci bölümün “Sürdürülebilir Kalkınmanın Aktörleri ve
Sürdürülebilir Kalkınmaya Katkıları” başlıklı alt bölümünde,
sürdürülebilir kalkınma için önerilen ulusal ve küresel düzeydeki
yönetişimin aktörleri bağlamında, ulusal devletin rol ve sorumluluğu ve
devlet çevre ilişkisi tartışılmaktadır. Uluslararası örgütler başlığı
altında, küresel yönetişimin aktörleri olarak BM, IMF/Dünya Bankası ele
alınmaktadır. BM’in çevre alanına ilişkin ürettiği değerler ve kavramlar
ve bunların etkililiği tartışılmaktadır. Dünya Bankası’nın çevre
konusundaki yeni yaklaşımı incelenmektedir. Dünya Bankası’nın çevre
yaklaşımı, yoksulluk ve yoksulluğun azaltılması çerçevesinde ele alınarak,
yoksulluğun hafifletilmesine yönelik önerdiği Sosyal Güvenlik Ağı ele
alınarak, bu yaklaşımlarla yoksuluğun azaltılıp azaltılamayacağı
tartışılmaktadır. Dünya Bankasının IMF ile bir çift oluşturarak gelişmekte
olan ülkelere önerdiği yapısal uyum programları ve bunların çevreye
etkileri, azgelişmiş ülkelerin üretmekte oldukları ürün fiyatlarının
düşmesi, azgelişmiş ülkelerin ekonomilerini dış satıma göre düzenlemesi ve
fiyatların serbestleştirilmesi anlamında ele alınmaktadır. Bu gelişmelerin
azgelişmiş ülkelerin kalkınmasına etkileri tartışılmaktadır. “Uluslararası
Hükümet Dışı Örgütler (NGO)” başlığı altında sürdürülebilir kalkınma
modeli içinde demokratikleşme ayağında önemli rol verilen NGO’lar ele
alınarak, NGO’nun ne olduğu, işlevleri ve yapılanmaları üzerinde
durulmaktadır. NGO’ların uluslararası hükümet örgütleri ile ilişkileri ele
alınarak, kalkınma sürecinde NGO’lara yüklenen işlevler, verilen roller
tartışılmakta, NGO’ların sürdürülebilir kalkınmaya katkıları irdelenmeye
çalışılmaktadır. Kamu hizmeti aracı olarak, NGO’ların sosyal devlete
alternatif olup olmayacağı, NGO’lar aracılığıyla yürütülen mikro girişim
projeleriyle yoksulluğun yok edilip edilemeyeceği tartışılmaktadır.
Sürdürülebilir kalkınmanın aktörleri çerçevesinde, Çokuluslu şirketlerin
küreselleşme süreci ile ilişkileri, güçleri, rol ve sorumlulukları ele
alınmaktadır. Son yıllarda, politik aktiviteleri ve etkileri artan
ÇUŞ’ların çevresel standartları tehdit edip etmedikleri ve çevre
sorunlarını çözmede sorumluluk yüklenen ÇUŞ’ların bu sorumlulukları yerine
getirip getirmedikleri tartışılmaktadır. Çokuluslu şirketlerin
uygulamaları ve bunların çevreye etkileri geniş bir örnekleme ile ortaya
konulmaktadır. Çokuluslu şirketlerin tarım ve çevre konusundaki etkileri,
özellikle azgelişmiş ülkeler için çok önemli olduğundan, ayrı bir başlık
altında ele alınarak irdelenmektedir. Çevreye etkileri bağlamında
Çokuluslu şirketlerin denetlenmesi ve BM ve iş dünyası arasında
oluşturulan küresel sözleşme (global compact) konuları üzerinde
durulmaktadır. Bu mekanizmalar sayesinde çevrenin korunup korunamayacağı
tartışılmaktadır. Bu bölüm “sonuç” alt başlığı altındaki değerlendirme ile
sonlandırılmaktadır. “Yeniden Yapılanma Sürecinde Çok Taraflı Ticaret ve
Çevre Sistemleri” başlıklı üçüncü bölüm, iki alt bölümden oluşmaktadır.
Dünya Ticaret Örgütü, ulus devletlerin üye olduğu, ulus ötesi sermayenin
hakim olduğu, günümüz dünyasının en büyük en yetkili ve etkin kuruluşu
haline gelmiştir. DTÖ kapsamındaki antlaşmalarla uluslararası mal ve
hizmet ticaretindeki sınırların kaldırılması hedeflenmektedir. Ticaret ve
ticaretin liberalleştirilmesinin çevrenin üzerinde doğrudan ve dolaylı
etkisi olmasından ve DTÖ anlaşmalarında çevre ile ilgili hükümlerin yer
almasından, ayrıca da çok taraflı çevre anlaşmalarında da ticari hükümler
öngörülmesinden dolayı, DTÖ ayrı bir bölüm olarak ele alınarak
incelenmektedir. Bu bölüm ticaret ve ticaretin liberalizasyonu,
sürdürülebilir kalkınma için olumlu rol oynar; ticaret ve ticaretin
liberalleştirilmesi sürdürülebilir kalkınmayı destekleyen bir araçtır;
çevreye ilişkin düzenlemeler ticareti etkilediği gibi, ticaret ve ticarete
ilişkin düzenlemeler de çevreyi etkiler; farklı hedefleri olan çok taraflı
çevre anlaşmaları ile ticaret anlaşmaları arasında uyumsuzluk vardır;
savları üzerine kurulmuştur. Üçüncü bölümün “Dünya Ticaret Örgütü’nde
Ticaret ve Çevre” başlıklı ilk kesimde GATT’dan DTÖ’ye başlığı altında
GATT ve çevre ilişkileri, DTÖ’nün kuruluşu ve kurumsal yapısına
değinilmektedir. Küresel düzeyde çevre konusunda alınan kararların
ticarete etkilerini incelemek üzere kurulan Ticaret ve Çevre Komitesinin,
ticaret ve çevre kararı doğrultusunda yaptığı çalışmalar ve Genel Konseye
önerdiği tedbirleri oldukça geniş bir biçimde “Ticaret ve Çevre Komitesi”
başlığı altında ele alınmaktadır. “DTÖ Anlaşmalarında Çevre ile İlgili
Hükümler” alt başlığı altında ise DTÖ Kuruluş Anlaşması ve eklerinde çevre
konusuna nasıl yer verildiği, anlaşmalardaki çevre ile ilgili hükümler ele
alınarak incelenmektedir. Bu anlamda Dünya Ticaret Örgütü Kuruluş
Anlaşması, Gümrük Tarifeleri Genel Anlaşması (GATT), Ticarette Teknik
Engeller Anlaşması, Tarım Anlaşması, Sağlık ve Bitki Sağlığı Önlemlerinin
Uygulanmasına İlişkin Anlaşma, Subvansiyonlar ve Telafi Edici Tedbirler
Anlaşması, Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları Anlaşması (TRIPs),
Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS), Ticaretle Bağlantılı Yatırım
Tedbirleri Anlaşması (TRIMS) ve Anlaşmazlıkların Halli Konusundaki Kural
ve Yöntemleri Tespit Eden Mutabakat Metni (DSU) incelenmektedir. “GATT
1947 ve DTÖ’deki Anlaşmazlık Davaları ve Kararları” başlığı altında ise,
gerek GATT sürecinde, gerekse DTÖ anlaşmazlık halli sistemi içerisinde ele
alınan, insan, hayvan ve bitki sağlığı veya doğal çevre ile ilgili olan,
kamunun ilgisini çeken davalar özet olarak ele alınmaktadır. Anlaşmazlık
kararlarına getirilen eleştiriler, GATT XX. Madde, kararların tarafsızlığı
ve karar alma aşamasındaki gizlilik bağlamında ele alınmaktadır.
Anlaşmazlık kararlarının çevre ve insan sağlığına etkileri ve sonuçları
çeşitli açılardan ele alınarak tartışılmaktadır. “DTÖ Anlaşmaları ve
Sürdürülebilir Kalkınma” alt başlığı altında, DTÖ’nün sürdürülebilir
kalkınmaya bakışı, sürdürülebilir kalkınmanın karlı bir iş olduğu ve doğru
çevre politikaları uygulandığında ticaretin refahı artıracağı
argümanlarıyla ele alınıp tartışılmaktadır. Ticaret ve ticaretin
liberalleştirilmesi; ticaretin güdülediği bir ekonomik büyümenin çevreye
etkileri ve çevresel önlemelerin rekabetle ilişkisi anlamında ele alınıp
tartışılmaktadır. “TRIPS Anlaşması ve Sürdürülebilir Kalkınma İlişkisi”
başlığı altında TRIPS Anlaşması, azgelişmiş ülkelerin kalkınmasında önemli
bir işlevi olan teknoloji ve teknoloji transferi, kamu sağlığı ve tarım
sektörü bağlamında tartışılmaktadır. Ticaretle Bağlantılı Yatırım
Tedbirleri Anlaşması, sürdürülebilir kalkınma ilişkisi bu anlaşmanın
ülkemizdeki en somut uygulaması olan, Endüstri Bölgeleri uygulaması
özelinde tartışılmaktadır. Esas olarak tarımsal desteklerin azaltılmasını
öngören Tarım Anlaşmasıyla sürdürülebilir kalkınma hedefine ulaşılıp
ulaşılamayacağı incelenmektedir. Tarım anlaşmasındaki liberalizasyonun
gelişme şartlarına uygunluğu tartışılmaktadır. Diğer bir başlıkta ise,
hükümetlerin yüksek standartlar benimsemelerini engellediği, kabul
edilebilir sağlık riski ve genetikle değiştirilmiş ürünler konularındaki
tartışmalarla gündemde olan Bitki ve Hayvan Sağlığı Antlaşması, insan,
hayvan sağlığı, çevre ve biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkileri
çerçevesinde irdelenmektedir. Alt bölümün devamında ise, Ticaretle
Bağlantılı Teknik Engeller Anlaşması, azgelişmiş ülkelerin ileriye
sürdüğü; anlaşma ile getirilen çevre standardının, bu ülkelerin pazara
girişini engellediği ve bu standartların gelişmiş ülkeler tarafından
tarife dışı engel olarak kullanıldığı savları çerçevesinde ele alınarak
tartışılmaktadır. “GATS ve Sürdürülebilir Kalkınma” başlığı altında ise,
henüz sonlandırılmamış GATS’ın yeni görüşmeleri ve çevre hizmetleri
konusunda bulunulacak taahhütlerin insan ve hayvan sağlığı, yol bakımı ve
onarımı, çevresel hizmetler ve suyu da içine alacak biçimde genişletilmesi
ve bunların eğitim, sağlık ve tarım alanındaki yansımaları ele alınarak
irdelenmektedir. Bu kesimin sonunda ise, gittikçe önem kazanan çevre
sorunlarının nerede ve nasıl çözüleceği konusuna DTÖ’nün aradığı cevap ele
alınmaktadır. DTÖ’nün çevre konusunda öngördüğü örgütlenme üzerinde
durulmaktadır. Üçüncü bölümün “Küresel Düzeyde Çevre Düzenlemeleri”
başlıklı son kesiminde “Çok Taraflı Çevre Anlaşmaları” alt başlığı
altında, çevresel sorunları çözmede en etkin yol olarak görülen çevresel
konularda yapılmış olan Çok Taraflı Çevre Anlaşmaları (MEAs) ele
alınmaktadır. Konu “BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Kyoto
Protokolü”, “Tehlikeli Atıkların Sınırötesi Taşınımının ve Bertarafının
Kontrolüne İlişkin Basel Sözleşmesi”, “Ozon Tabakasının Korunmasına Dair
Viyana Sözleşmesi ve Ozon Tabakasını İncelten Maddelere Dair Montreal
Protokolü”, “Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi” başlıkları altında ele
alınarak bu sözleşme ve ilgili protokollerde yer alan çevre korumaya
yönelik hükümler ve ticari mekanizmalar incelenmektedir. Öngörülen bu
mekanizmalarla çevrenin korunmasının mümkün olup olmadığı irdelenmektedir.
Çok taraflı çevre anlaşmalarıyla getirilen mekanizmalarla DTÖ
çerçevesindeki anlaşmalardaki hükümleri arasındaki çelişkiler ortaya
konulmaya çalışılmaktadır. Özellikle biyolojik çeşitlilik ve ticaret
ilişkisi üzerinde durulmakta, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ile TRIPS
Anlaşması arasındaki uyumsuzluk ve çevreye etkileri irdelenmektedir. Son
olarak da Çok Taraflı Çevre Sistemi ile Çok Taraflı Ticaret Sistemi
arasındaki ilişkilerin, DTÖ’nün, çevrenin korunmasını amaçlayan çok
taraflı çevre anlaşmaları üzerinde tehdit yarattığı konusu ele alınarak,
çok taraflı çevre sistemi ile çok taraflı ticaret sistemi arasındaki
ilişkiler, çevre anlaşmalarının çözüm yerinin DTÖ olup olmadığı, MEA’lar
çerçevesinde alınan ticari önlemlerin uygulanabilirliği, MEA’lardaki
anlaşmazlık çözümleme mekanizmalarının zayıflığı, MEA’ların uluslararası
anlaşmalar arasındaki hiyerarşik konumu kapsamında tartışılmaktadır. Bu
bölüm “Sonuç” başlığı ile sonlandırılmaktadır. Sonuç ve Değerlendirme
bölümünde ise, tüm veriler ışığında konunun genel bir değerlendirilmesi
yapılmakta, kanıtlanan varsayımlara ve önerilere yer verilmektedir.
|