|
SUNUŞ
Toprak, su, hava; şüphesiz doğanın temel elemanları ve yaşamın
kaynaklarıdır. Bir tür olarak insan, bir parçası olduğu bu doğanın
rahminde şekillendi ve bağrında büyüdü. İnsan -en azından şimdilik -
doğanın bilebildiğimiz bu en yetkin organizması, sadece gelişiminin ilk
dönemlerinde adaklarıyla, törenleriyle, şenlikleriyle varlığını güvence
altına almaya çalışmadı; tüm gelişme süreci içinde, yaşamının en zorlu
dönemlerinde, en sıkıntılı anlarında toprağın, suyun ve havanın bağrına
dönmenin özlemini duydu. Dönebildiği anda, tekrar yaşadığını hissetti.
Toprağa, suya ve havaya, ürettiği her türlü düşüncede, düşte, ütopyada yer
verdi;
İnsanlık, bu yüzden gelişmesinin belirli bir aşamasında, geçmişine ve
çevresine ilişkin düşüncelerini sistemleştirmeye başladığında, varlığın
ana maddesi, ilk maddesi olarak suyu, havayı – ateşi - ve toprağı gördü.
Bu yüzden dinler, günlük hayatta “topraktan geldik, toprağa gideceğiz”
söylemine sığındı. Bu yüzden tüm dillerde onlar için şarkılar söylendi,
şiirler okundu[i]
İnsan hem yetkindi hem eksik. Eksikliğini aşmasının tek yolu vardı: Toplu
yaşamak. Eksikliği, yetkinleşmesinin de nedeni oldu. Toplu yaşamak,
işbölümü - dayanışma – örgütlenme demekti. İnsanlık; toprağın ve suyun ve
havanın, kendi yaşamı için en uygun koşulları oluşturduğu bölgelerde
birçok uygarlıklar kurdu. Uygarlıklar ise kendilerini kentlerinde
somutlaştırdı. Bu arada, gelişme kendi sonuçlarını da yaratmıştı.
Zenginlik, mülkiyet, egemenlik, iktidar, devlet kavramları çoktan
toplumsal hayat içindeki yerlerini almışlardı. Böylece, artık, kendi
yetkinleşmesinin ürünü olan herşey – zenginlik, mülk, iktidar,
entellektüel birikim v.b. – kentlerde yapılacak, üretim kıra kalacaktı.
Kent - kır çelişkisi başlamıştı.
Kentler, uygarlıkların simgesiydi ve aynı zamanda farklı uygarlıklar
arasındaki ilişkiler ağının hem düğüm noktaları hem de ilişki
ortamlarıydı. Zanaat ve ticaret kentlerde gelişiyor, kentler, ilişkiler
ağında ne kadar önemli düğüm noktalarında bulunuyorsa, o kadar
zenginleşiyordu. Kentler; zanaatın, ticaretin, iktidarın, zenginliğin,
sanatın, entellektüel birikimin merkeziydi. Kırlar üretimin... Kentler,
değişimin ve hızın temsilcisiydiler, kırlar dinginliğin ve yavaşlığın.
İktidar kente, kentler ise kıra muhtaçtı. Adlarına ister kent devleti
densin, ister imparatorluk; tüm uygarlıklar böylece kenti ile kırı ile
kendi ülkelerini yarattılar. Her uygarlığın üzerinde yaşadıkları
topraklar, tarih sahnesinden silinmedikleri sürece onların ülkesi olarak
anıldı.
Ticaretin ve zanaatın gelişmesinin belirli bir aşamasında kentler, değerin
ve zenginliğin kaynağını bulduklarını ilan ettiler: Değerin ve zenginliğin
kaynağı -ülkelerinin ötekilerin ülkesine- yaptığı satıştır!
Kır; doğa ve topraklar adına son kez bağırdı: Değerin ve servetin kaynağı
doğa; bitkilerin ve hayvanların doğal olarak büyüdüğü ziraat, hayvancılık
ve esas olarak tarımdır!
Fakat, kentli, sahip olduğu özellikleri kullanmış ve kendini
yetkinleştirmişti. Doğayı inceleyerek, gözlemleyerek, kendi ihtiyaçlarını,
doğanın yavaşlığına ve çözümlerine tabi olmaksızın, dilediği hızda,
dilediği miktarda üretmenin yöntemini bulmuştu. Sanayi.
Ve iktidarını kuran kapitalizmin ve egemenlerinin dönemi başlamış oldu.
Sanayinin ve kentin zaferi kesindi: Sanayi, sağladığı hız ve olanakları
egemenlerinin emrine sundu; egemenlerine sanayileşememiş olanlara göre
büyük üstünlük sağladı. Onlar, artık, sadece siyasi ve askeri güce değil,
herhangi bir andaki zenginlik olarak ekonomik güce değil, her an daha
hızlanan, her an daha fazla üretme kapasitesi yaratan ve diğerleriyle
arasındaki farkı açan bir ejdere sahiptiler. Halihazırdaki dünya nüfusunun
çok daha fazlası için üretebilirlerdi.
.***
Elinizdeki kitap sanayinin, tarımı da kendine dönüştürdüğü, kentin kırı
neredeyse yuttuğu, kentte, kırda, doğada ve doğal olarak doğrudan
insanların kendilerinde birçok sorunu doğurduğu bu süreçte, insanlığın
macerasının hemen başlangıç dönemlerinde herşeyin temeli sayılan toprağın,
hem de en üretken bölümlerinin ülkemizde nasıl hoyratça kullanıldığını
bilimin titizliği içinde incelemekte, Adapazarı ovasındaki alan
araştırmasının sonuçlarını vermektedir.
Birinci bölümde, tarım topraklarının tarım dışı amaçlarla kullanılmasının
nedenlerinin teorik çerçevesi çizilmiştir. Yazar, önce bu yönde bir
politika oluşturmanın gerekçelerini sıralamaktadır:
Toprağı etkin ve verimli kullanmadan, diğer bir deyişle bu kullanımın
planlamasını yapmadan
-
Ülke geleceği planlanamaz
-
Kentleşme sorunları
çözülemez
-
Beslenme politikaları
oluşturulamaz
-
Ülkenin bugün yaşayan ve
gelecekte yaşayacak kuşaklarının besin gereksiniminin karşılanması ve
gelecekte de karşılanmasının tehlikeye atılmaması için sürdürülebilir
tarım politikaları oluşturulamaz
-
Tarım ürünlerinin stratejik
önemi vardır. Besin gücü artık bir açlık silahı olarak kullanılmaktadır.
ABD Besin ve İnsan Gereksinimleri Senato Komitesi Başkanının açıklaması
yeteri kadar açıktır: “Biz besin fazlasını en çok gereksinimi bulunan
yerler temelinde değil, dış ilişkilerde güç-siyasal etmenler temelinde
dağıtırız. Başka bir deyişle,
biz besini cephane olarak kullanırız”.
-
Tarım topraklarının nüfusa
oranı giderek azalmaktadır. Yakın gelecekte olmasa bile bu uzun dönemde
açlık riski demektir.
-
Tarım topraklarının azalması
çevre açısından da önemli bir sorundur; tarım topraklarında azalma
biyolojik çeşitlilik ve ekolojik denge üzerinde olumsuz etkide
bulunacaktır.
Çalışma; tarım topraklarının amaç dışı kullanımının sonuçlarını
çevrebilimsel (Doğanın bütünlüğü (bütünlük), Doğanın sınırlılığı
(sınırlılık), Doğanın özdenetimi (özdenetim), Doğanın çeşitliliği
(çeşitlilik), Doğada hiçbir şeyin yok olmayacağı (yok
olmama)(Termodinamiğin 1. Yasası), Bedelsiz yarar olmaz (Termodinamiğin 2.
Yasası), Doğanın geri tepmesi (tepki)(Newton’un Etki – Tepki Yasası), En
uygun çözümü doğa bulmuştur, Doğa ile birlikte gitme) ilkeleri
temelinde açıklamaktadır.
Not edilmelidir: Gelinen bu noktada, yaşamı organize etmenin kısıtları ve
kuralları, insanın yapabilecekleri; kendisinin, kullandığı araç ve
yöntemlerin yetkinliği değil, doğanın kısıtları ve kurallarıdır. Çember
tamamlanmış görünüyor!İnsanlık, doğa karşısında, tümüyle onun kurallarına
boyun eğerek başladığı serüveninde, dilediğini yapabilir duruma geldiği
durumda dahi, bugünün verili koşullarında doğayı yoketmeyi göze almadığı
sürece yine onun kurallarına uymak, ama bu kez bilerek uymak zorunluluğunu
tartışıyor.
Yazar belirtiyor: Doğal kaynakların kullanımı açısından dört “ideal –
tipik” yaklaşım söz konusudur:
- “sömürgeci” bir tavırla
toprak ve doğa kullanımı yani kısa erimli karın en çoğa çıkarılması
olarak tanımlanan kara yönelik kullanım;
- insan merkezli bir
tavırla uzun erimli karı en çoğa çıkarmayı hedefleyen korumacılık;
- ekosistemin uzun erimli
dengesini hedefleyen, insan ve doğanın ortak çıkarına dayalı
eko-korumacılık
- hem bugün hem de
gelecekte ekolojik ve çevresel değerlere mutlak öncelik tanıyan yoğun
eko-korumacılık
Çok açık; bugün genel geçer yaklaşım “sömürgeci” bir tavırla toprak ve
doğa kullanımıdır. Yazar bu sömürgeci tavrın kaynağının kapitalizmin
doğasında aranması gerektiğini belirtiyor ve sıralıyor:
- Kapitalist ekonomi
tarımı metalaştırarak onu yalnızca bir kar aracı haline getirmiştir.
- Batıdaki büyümenin
nedeni, kapitalist ekonomik ve toplumsal sistemin yapısının uzun erimli
ussallık açısından doğal kaynaklar ve insan kaynaklarında büyük
savurganlıkla kullanmasıdır
- Kapitalizmin karı öne
çıkaran mantığı ile doğal kaynakların kullanımı arasındaki çelişki
nedeniyle, kapitalizme sürdürülebilir kalkınmanın gereklerine uygun hale
gelmesini sağlayacak şekilde yeniden biçim verilemez
- Bugün geçmişinde, doğal
kaynakların ve insan gücünün kullanımında büyük bir savurganlık yapmış
olan batı (kuzey ülkeleri), kendi için korumacı önlemlere giderken,
azgelişmiş (güney) ülkelere, hararetle serbest piyasa ekonomisini
dayatmaktadır; çünkü bunu kapitalizmin mantığı gerektirmektedir.
Etki – tepki yasası genel bir yasadır! Kapitalizmin doğasında varolan bu
çelişkiler, ona karşıt “ekolojik sosyalist hareketi” yaratmıştır. Karşıt
olan hareket sadece sosyalist nitelikli değildir.”Yeşil hareket” sorunu
“sağ ve solun ötesinde” bir süper ideoloji olarak isimlendirilen
“endüstriyalizm”de görerek sosyalizm ve kapitalizmden ayrılır. Çünkü,
onlara göre, sosyalizm de kapitalizm de kendi halklarının
gereksinimlerinin ekonomik büyümeyi ençoklaştırarak (maksimize ederek) en
iyi biçimde karşılandığına inanmaktadır.
Kentleşme ve çevre, Nüfus gelişme ve çevre ilişkileri ve varolan duruma
ilişkin saptamaların ardından serbest dış ticaret ve küreselleşme ve çevre
ilişkisi ele alınmaktadır.
“Küreselleşmenin savunduğu öğreti ise Ricardo’nun başını çektiği serbest
dış ticarete dayalı klasik (Manchester) öğretidir. 1980’lerden itibaren
sunulan küreselleşme-uluslararası bütünleşme sloganlarının kökeninde de
Manchester öğretisi yatmaktadır. Bu öğretinin günümüzdeki öğeleri serbest
sermaye hareketleri ve çok uluslu şirketler(ÇUŞ)’dir. Sermaye
hareketlerinin bu denli serbestliği ve kontrol edilemezliği, planlamayı,
yatırım planlaması yapmayı olanaksız hale getirmektedir. Bu nedenle ulusal
planlamanın yerini artık “projecilik” almıştır Ancak plan yerine piyasayı
koyarak, bireylerin iyiniyetine ve yurttaşlık anlayışına dayanarak,
gelişme ile çevre koruma amacı arasında denge öngören sürekli ve dengeli
gelişme (sustainable development) nasıl sağlanacaktır bunu kimse
bilmemektedir. Sovyet bloğunun dağılmasından sonra ortaya atılan “Yeni
Dünya Düzeni”, artık tek kalmış metropol (ABD) ile dünyanın geri kalanı
arasında sömürgeci ilişkileri kurarak bunu dünyanın tamamına yaymak ve
pekiştirmek olarak tanımlanmaktadır. Bu bağımlılık ilişkisi askeri ve
siyasi alanda olduğu kadar bu amacı gerçekleştirecek tek taraflı mübadele
kuralları ve gümrük tarifeleri ile, ekonomik alanda da kurulmak
istenmektedir. Ekonomik alanda işletilmek istenen sistemin özeti şudur:
“..-Prensipte sanayileşmelerine yardım etmek için- aslında ise işçi
ücretlerinin çok düşük olduğu ve altyapı masraflarının bağımlı hükümetler
tarafından ödendiği ülkelere postu sermiş olan, Kuzey’in çok uluslu
şirketlerine karlarını artırmalarına imkan vermek için, Latin Amerika
ülkelerine yatırımlar, krediler ve hatta bağışlar yapılır. Öte
yandan da, bu ülkelerden gelen hammaddelerin fiyatları düşürülür,
böylelikle de mübadeleler gittikçe daha fazla çarpık hale getirilir”.
Böylelikle serbest sermaye hareketleri ve ÇUŞ eliyle bağımlılık ve sömürü
ilişkisi kurulmuş olmaktadır. Ancak bu durumun bir bağımlılık ve sömürü
ilişkisi olduğu gizlenmeye çalışılarak gelişmekte olan ülkelere çağın
gereği, gelişmenin ve çağdaşlaşmanın biricik yolu ya da
kaçırılmaması gereken bir tren olarak sunulmaktadır. Oysa bir yazarın
vurguladığı üzere; “..’Sistem’ gezegenin öteki ülkelerini ekonomik
denetimi altına almanın adını kibarlık olsun diye, ‘küreselleşme’ koymuş”
rahatlıkla denebilir.
Küreselleşme hukuk alanında da kendini hissettirmektedir. Çünkü
küreselleşmenin hedefi ulus devletin yanısıra onun hukukudur aynı zamanda.
Ulusal hukuku daraltan uluslararası tahkim ve MAI (Çok Taraflı Yatırım
Anlaşması) gibi yeni kurumlar getirilerek sermayenin çıkarı ulus devletin
ve halkının çıkarının önüne konulmaktadır. Böylelikle ulusal hukuk
küreselleşme ile yıkılırken küresel emperyalizmin önündeki tüm engellerin
kaldırılması istenmektedir. Bu bağlamda ülkemiz gibi gelişmekte olan
ülkelere bazı etkin uluslararası kurumların doğrudan ya da dolaylı olarak
“önerdiği” bağımsız idari otoritelerin ülkemizde tarımın
da içinde olduğu bir çok sektörde giderek yaygınlaşması (Telekomünikasyon
Kurumu, Şeker ve Tütün Kurumu gibi) ilgi çekicidir.
Kuramsal çerçevenin çizildiği bu bölüm aşağıdaki değerlendirme ile
bitmektedir.
“Öte yandan, planlamanın ve tarımsal desteklemenin olmadığı, çevre
sorunlarının gözardı edildiği, bireysel karın toplum yararına yeğlendiği,
her şeyi bir “görünmez el”e bırakan bir dizgede (serbest piyasa
dizgesinde) tarım topraklarının korunması giderek zorlaşmaktadır. Çünkü;
IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlara bağımlı duruma
gelen/getirilen gelişmekte olan ülkelerin ulusal politikaları, bu
kuruluşların politika koşullu kredileri ve dış yardımlarla
biçimlendirilmektedir. Küreselleşmeyi savunan bu politikaların temelde,
serbest piyasa ekonomisini egemen kılmaya, dış ticaretin ve yabancı
sermayenin önündeki tüm engelleri kaldırmaya yönelik oldukları
görülmektedir. Böyle bir politika, ihracata dayalı büyüme modelinin
benimsenmesi ve sanayi ve yabancı sermayenin tarıma yeğlenmesini
gerektirmektedir. Örneğin, (geleneksel yer seçimi kuramı doğrultusunda)
sanayi ve yabancı sermayenin İstanbul, İzmir gibi sermayenin yönetsel
özeği durumundaki kentlerin çevresindeki İzmit, Adapazarı gibi kentleri
kuruluş yeri olarak seçimi, bu kentlerde tarımın ve tarım topraklarının
gözardı edilmesine yol açmaktadır. Bu durumda tarım topraklarının tarım
dışı amaçlarla kullanımı, özellikle anılan kentlerde, serbest dış ticarete
(ihracata dayalı büyüme modeli) dayalı bir politikanın kaçınılmaz bir
sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.”
Bir sonraki bölümde, önce “ülkemizdeki serbest piyasa-serbest ticarete
dayalı politikalar” incelenmekte ve ardından 1950’den günümüze tarım
toprakları ile ilgili izlenen politikaların (ekonomi ve sanayileşme,
tarım, kentleşme ve konut, çevre, altyapı, turizm) tarım toprakları
üzerindeki etkileri ortaya konmaktadır. Bölüm; konunun tüzel boyutunun
(Anayasa, Uluslararası Antlaşmalar ve Öteki Belgeler, Yasalar,
Yönetmelikler) ve yönetsel boyutunun (Yönetsel Yapı ve Yönetsel Sorunlar,
Planlama (Genel, Çevresel Etki Değerlendirmesi, Aktarılabilir İmar Hakkı,
İmar Hakkının Satın Alınması) analizini yapmaktadır. Yazar “Anlaşıldığı
üzere, hangi yöntem ya da teknik kullanılırsa kullanılsın belirli bir
orandaki toprak dışında tarım topraklarının tarım dışı amaçlarla
kullanımına engel olunamamaktadır. Dolayısıyla, yukarıdaki yöntem ve
teknikler tüzel, kurumsal ve akçal olarak Türkiye’ye uygun duruma
getirilmiş ve uygulanmış olsalar da ancak belirli ölçülerde tarım
toprakları korunması olasıdır, denebilir. Bir başka deyişle, verimli tarım
topraklarının tarım dışı amaçlarla kullanımının önlenmesinde, yalnızca bu
yöntem ve tekniklerin kullanılmasının, ülkemiz için kalıcı bir çözüm
olabileceğini ileri sürmek güçtür.” sonucuna ulaşmaktadır.
Tarım topraklarının tarım dışı amaçlarla kullanım biçimleri ise sanayinin
yer seçimi (organize sanayi bölgeleri toprak sanayii, serbest bölgeler),
yerleşim ve konut, altyapı ve turizm başlıkları altında incelenmektedir.
Çalışma Adapazarı’ndaki sanayi firması sahiplerini ve köylüleri kapsayan
bir alan araştırması sonlanmaktadır. Alan araştırması ile ilgili en
çarpıcı iki sonuçtan birincisi, köylülerin tarım topraklarının
korunmasında sanayicilere göre çok daha duyarlı olmaları, ekonomik açıdan
zorunlu olmadıkça topraklarını satmak istememeleri, ikincisi ise,
sanayicilerin tarım topraklarının korunması konusunda duyarsız olmadıkları
halde (% 90) buna uygun davranmamalarıdır.
Çalışmanın sonuç bölümünde ise, çalışmada varılan sonuçlar verilmekte ve
Türkiye’de tarım topraklarının tarım dışı amaçlarla kullanımının
nedenlerini açıklamaya yönelik bir model sunulmaktadır. “Modelde, Serbest
Piyasa Dizgesi, tarım topraklarının tarım dışı amaçlarla kullanımının
temel nedeni olarak gösterilmektedir.”
***
Sosyal Araştırmalar Vakfı (SAV), “Doğanın ve çevrenin bozulmasını
önleyerek, ekolojik dengenin korunması için gerekli araştırmaları ve
çalışmaları yapmayı” amaç maddeleri arasında saymış ve kurucu üyelerinden
Dr. Necla YIKILMAZ’ın, hem küreselleşmenin ve dayatılan Yeni Dünya
Düzeninin hem de Çevre çalışmalarının arakesitinde bulunan “Yeni Dünya
Düzeni ve Çevre” kitabını Küreselleşme dizisinin ilk kitabı olarak
yayımlamıştı.
Şimdi, sayın Dr. Murat Kayıkçı’nın “Türkiye’de Tarım Topraklarının Tarım
Dışı Amaçlarla Kullanımı – Adapazarı Örneği-” başlıklı doktora tezini aynı
dizinin üçüncü kitabı olarak yayımlıyor ve kendisine teşekkür ediyoruz.
SAV olarak, insanlığın ve ülkemizin geleceğini hesaba katan, yaşadığı
topraklara, içtiği suya, soluduğu havaya ilişkin düşüncelerini içeren,
insanların günlük yaşamlarına müdahale etmelerinde, geleceklerine yönelik
tasarımlar oluşturmalarında yol gösterici, deney aktarıcı olan
araştırmaları, çalışmaları desteklemeye devam edeceğimizi bir kez daha
belirtiyor; bu çalışmanın kendimizi de aralarında gördüğümüz; “toprakta
karınca, suda balık, havada kuş kadar çok”, “korkak, cesur, cahil, hakim
ve çocuk” olanların doğa ile barışık ve onun bir parçası olan yeni bir
dünya için çabalarına bir katkı olmasını diliyoruz.
Saygılarımızla
SAV YK
[i]
Nazım Hikmet, “Şaban Oğlu Selim ile Kitabı”’ndan
YİRMİ BİRİNCİ YAPRAK
“Toprağın ismiyle başlarız söze.
Sen ki topraksın
seni sevmeyi bilmeli.
Sendedir ekinimizin tohumu
ve yapılarımızın
temeli
Demirimiz ve kömürümüz sendedir.
Sendedir rüzgarların gibi geçen ömrümüz,
sendedir..
“Sen ki topraksın
durup dinlenmeden değişirsin.
Sen su damlalarında halkeyledin bizi.
Biz seni değiştirip
Değiştirmedeyiz kendi kendimizi
|