|
Sivil Toplum, Emperyalizm
ve Demokrasi
Atilla Altaylı
Tarihsel süreçte ulaşılan noktanın tüm dünyada
şu veya bu kapsamda kapitalist üretimin var olduğunu ve bunun da
kapitalizmin sermaye ihracı ile tüm ülkelerde yarattığı ilişkilerle
yapılan kapitalist üretim ilkişkileri olduğunu görmek zorundayız.
Bu noktada yerel olan üretim ilişkilerinde,
devlet ve üretim ilişkilerine baktığımızda bir ikilem ile karşı
karşıya kalmaktayız.
Birincisi feodal üretim ilişkileri tasfiye
edilmeyen ülkelerde kapitalist ilişkiler gelişimi simgeler mi? Diğeri
ise kapalı ekonominin sonucu olarak devlet müdahelesinin üretimdeki
yeri ve özelleştirme.
Şimdi serbest rekabetçi kapilazmin yarattığı
devrimci ve gelişmeye açık davranışlar ile tekelci kapitalizmin
sermaye ihracı ile yaratılan artı değerin yeniden üretim sürecine
artı sermaye olarak katkısının olmasını karşılaştırırsak,
günümüzde kapitalist üretim ilişkilerinin devrimci olmadığını
söylemek gerçekci olandır. ( Bu noktada özellikle Lenin’in
“Emperyalizm” adlı eserinde ki değinmeleri en anlaşılır
olandır.) Yani günümüzde kapitalizm, ilişkilerinde de tekelci,
sisteminde de. Bu anlamda emperyalizm girdiği ülkelerde üretim
ilişkilerini ve toplumsal bilinci geliştirmemekte, devlet elinde
bulunan üretim alanlarının da artı değer ve yoğun emek sömürüsüne
neden olan özel işletmeler haline dönüştürmeyi
hedeflemektedir.
Şu son günlerde yaşanılan olaylara baktığımızda
IMF, DB, DTÖ gibi kuruluşların (ki temsilcisi oldukları
emperyalist burjuvazinin çıkarlarını gözeten örgütlerdir)
Derviş ve iktidar tarafından hayata geçirmeye çalıştığı
uygulama ve yasalar bunu daha iyi anlatmaktadır.
Bir yandan ‘atıl ve yetersiz’ işletmeler
olarak lanse edilerek özelleştirmeler yapılması, yeterli verimin
alınmadığı söylenerek tarımsal alanlarda ‘Kapitalist Çiftlikler’
yaratmayı hedefleyen yasaların tek tek meclisden geçirilmesi ve
‘sanki daha önce başkaları çar çur etmiş gibi’ gönderilen
yardımların yerinde ve doğru harcanmasını garanti etmek için
‘eyalet valileri’ atayarak sermaye göndermesinin nedenleri
burada yatmaktadır.
Şu kapitalist çiftliklere bakarsak bunlar dışarıya
bağlı sermayelerin oluşturacağı işletmelerdir. İç dinamiği
ile gelişen ve iç dinamiğin yarattığı sermayenin oluşturacağı
bir işletme değil. Bu anlamıyla olay yerel yada yaygın deyimle
‘Ulusal’ değildir.
İki karşıt çekişmenim unsurları olan
sermaye ve emek bu sürece nasıl bakıyor.
Var olan örgütlerinin sözcülerine bakılırsa
bu süreçten hepsi şikayetçi. Yani yaratılan kriz ortamının
sonuçlarını istemeyerek taşıdıklarını söylüyorlar. Ve
topluma da bu yükü taşımak için çağrıda bulunuyorlar.
Bunu hem sermayenin sözcüleri, hem de emek
kesimin sendikal plartformdaki sözcüleri dile getiriyor. Sanki
yaratılan krizi emekçiler yaratmış gibi on binlerce emekçinin işsizleştirilmesine
hiçbir işçi sendikacısı doğru ve haklı tepki veremedi.
Bunda yaşanılan süreç ve uluslararası gelişmelerde
önemli neden olarak gözükmektedir.
Sovyetler Birliğinde kapitalist üretim ilişkilerinin
yeniden egemen olması, demokrasi ve devrim süreçlerinin bir çok
ülkede darbe yemesi, ABD’nin tek egemen güç olma çabalarının
önemli başarılar ile sonuçlanması vb. nedenler ülkemizideki
gelişmeyi de etkilemiş olduğu gibi “sol” olduğunu düşünen
bir çok insanın da kafasını bulandırmış ve “tekellerin”
birliği olan ‘AB’nin demokrasi için vazgeçilmez durak olduğu
söylemleri başlamıştır.
Oysa soru hangi demokrasi ve hangi sınıf şeklinde
sorulması ile ancak aşılabilir. Kendi metropollerinde bile sosyal
hakları gaspetmeye başlayan uluslararsı tekeller bir birlerinin
haklarına dahi tahammül edemezken (savaşların gerçek
nedenlerinden biridir) emekçilere nasıl demokrasi getirecektir?
Bunlara sormak gerekir.
Şimdi aynı soruyu, özelleştirme ve tarım
politikalarında ki son değişikliklerden sonra hem iktidara, hem
de 'süvbansiyon’ve ‘karlı üretim’, ‘MHP’lilerin kadrolaşmasına
engel olalım’ gibi nedenlerle tarımsal alandaki yani yasalar ve
özelleştirmeleri destekleyen ‘sol’culara sormak gerekir.
Siz geleceğinizi hangi sınıfın çıkarlarında
görüyorsunuz?
Evet tam da sorulacak soru bu. Yerel olanın
ulusal olabilmesi için anti emparyalist olması gerektiğini bu gün
bir çok insan unutmuş görünüyor. Yine yerel olanın ulusal
olabilmesi için halkın ve ulusların her türlü hak eşitliğini
sağlamayı hedefleyen politikaların savunulup hayata geçirilmeye
çalışılması gerekiyor. Emeğin örgütlenmesinin önündeki
engellerin kaldırılması ve en temel insan hakkı olan düşüncenin
ifadesinin önündeki engellerin kaldırılmasını hedeflemek
gerekiyor.
Son çıkartılan ‘Ulusal
Program’ karşıtı ‘Emek Programı’ emekçi sınıflar içinde
değil ‘sol’ aydın çevre içinde bile yeterince tartışılmadı.
Artık şu ‘sol’culuktan
ayrılıp sorunlara sınıfsal bakış anlayışını geliştermek
gerekiyor.
Zaten ‘sol’ anlayış
olarak her anlamda ‘sağ’ ile bütünleşmiş durumda. Baksanıza
sol adına konuşanlar, sol adına örgütlenenler, sol adına
yazanların hiç birinde emekçinin günlük sorunlarına cevap
bulamazsınız, emekçileri iktidar alternatifi örgütleyemezsiniz,
emekçileri eğitemezsiniz.
Oysa sorun emekçilerin
demokrasi bilincine ulaşması, emekçilerin hak alma mücadelesine
örgütlü katılımını sağlamak, emekçiler ile birlikte
politikalar üretmektir. Bunu da ancak gerçek anlamıyla emekçi
partisi yapar. Parti dedimde bazı kesimlerde unutulmaya yüz tutmuş
bir örgütlenme anlayışı.
Siyasetin partiler dışı
alanlar olan STK’larda yapılmaya çalışıldığı ve bunun özellikle
‘devlet’ tarafından da teşvik edildiği bir dönemde partiden
bahsetmek belki bir yerlere çomak sokmaktır da.
Ama ben, üretimin ve emeğin
olduğu her alanda bilinçlendirme, örgütlenme, haklarına sahip
çıkıp yeni haklar elde etmek için somut eylemlerde bulunma ve
siyasalaşmanın öneminin altını çizmek istiyorum.
Bu yapılmaya çalışıldığı
ve bu anlamda başarılar elde edilmeye başlandığı sürece altından
kalkılanamayacak taş yoktur.
Demokrasi, bağımsızlık ve
özgürlük hiç de o kadar uzak değil, yeterki doğru anlayışlarla,
doğru yapılanmalar içinde doğru hedeflere gidilsin.
Atilla Altaylı, Eylül-2001
|