İstiklal C Kallavi S 4/3
80050 Beyoğlu İSTANBUL

t: 212 292 5585
f: 212 292 5586

merhaba@sav.org.tr

Vakıf | Etkinlikler | Çalışma Grupları | Yayınlar | Görüşler | Bağlantılar | Mektup

SAV; kendini "Bireyin, kitlelerin, toplumsal katman ve sınıfların yaşama aktif bir biçimde katılmasını sağlamaya yönelik bir bilgi taşıyıcısı" olarak tanımlar; toplumda ve üyeleri arasında dayanışma duygu ve bilincinin geliştirilmesine özel bir önem verir.
Sivil Toplum, Emperyalizm ve Demokrasi

Atilla Altaylı

Tarihsel süreçte ulaşılan noktanın tüm dünyada şu veya bu kapsamda kapitalist üretimin var olduğunu ve bunun da kapitalizmin sermaye ihracı ile tüm ülkelerde yarattığı ilişkilerle yapılan kapitalist üretim ilkişkileri olduğunu görmek zorundayız.

Bu noktada yerel olan üretim ilişkilerinde, devlet ve üretim ilişkilerine baktığımızda bir ikilem ile karşı karşıya kalmaktayız.

Birincisi feodal üretim ilişkileri tasfiye edilmeyen ülkelerde kapitalist ilişkiler gelişimi simgeler mi? Diğeri ise kapalı ekonominin sonucu olarak devlet müdahelesinin üretimdeki yeri ve özelleştirme.

Şimdi serbest rekabetçi kapilazmin yarattığı devrimci ve gelişmeye açık davranışlar ile tekelci kapitalizmin sermaye ihracı ile yaratılan artı değerin yeniden üretim sürecine artı sermaye olarak katkısının olmasını karşılaştırırsak, günümüzde kapitalist üretim ilişkilerinin devrimci olmadığını söylemek gerçekci olandır. ( Bu noktada özellikle Lenin’in “Emperyalizm” adlı eserinde ki değinmeleri en anlaşılır olandır.) Yani günümüzde kapitalizm, ilişkilerinde de tekelci, sisteminde de. Bu anlamda emperyalizm girdiği ülkelerde üretim ilişkilerini ve toplumsal bilinci geliştirmemekte, devlet elinde bulunan üretim alanlarının da artı değer ve yoğun emek sömürüsüne neden olan özel işletmeler haline dönüştürmeyi hedeflemektedir.

Şu son günlerde yaşanılan olaylara baktığımızda IMF, DB, DTÖ gibi kuruluşların (ki temsilcisi oldukları emperyalist burjuvazinin çıkarlarını gözeten örgütlerdir) Derviş ve iktidar tarafından hayata geçirmeye çalıştığı uygulama ve yasalar bunu daha iyi anlatmaktadır.

Bir yandan ‘atıl ve yetersiz’ işletmeler olarak lanse edilerek özelleştirmeler yapılması, yeterli verimin alınmadığı söylenerek tarımsal alanlarda ‘Kapitalist Çiftlikler’ yaratmayı hedefleyen yasaların tek tek meclisden geçirilmesi ve ‘sanki daha önce başkaları çar çur etmiş gibi’ gönderilen yardımların yerinde ve doğru harcanmasını garanti etmek için ‘eyalet valileri’ atayarak sermaye göndermesinin nedenleri burada yatmaktadır.

Şu kapitalist çiftliklere bakarsak bunlar dışarıya bağlı sermayelerin oluşturacağı işletmelerdir. İç dinamiği ile gelişen ve iç dinamiğin yarattığı sermayenin oluşturacağı bir işletme değil. Bu anlamıyla olay yerel yada yaygın deyimle ‘Ulusal’ değildir.

İki karşıt çekişmenim unsurları olan sermaye ve emek bu sürece nasıl bakıyor.

Var olan örgütlerinin sözcülerine bakılırsa bu süreçten hepsi şikayetçi. Yani yaratılan kriz ortamının sonuçlarını istemeyerek taşıdıklarını söylüyorlar. Ve topluma da bu yükü taşımak için çağrıda bulunuyorlar.

Bunu hem sermayenin sözcüleri, hem de emek kesimin sendikal plartformdaki sözcüleri dile getiriyor. Sanki yaratılan krizi emekçiler yaratmış gibi on binlerce emekçinin işsizleştirilmesine hiçbir işçi sendikacısı doğru ve haklı tepki veremedi.

Bunda yaşanılan süreç ve uluslararası gelişmelerde önemli neden olarak gözükmektedir.

Sovyetler Birliğinde kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden egemen olması, demokrasi ve devrim süreçlerinin bir çok ülkede darbe yemesi, ABD’nin tek egemen güç olma çabalarının önemli başarılar ile sonuçlanması vb. nedenler ülkemizideki gelişmeyi de etkilemiş olduğu gibi “sol” olduğunu düşünen bir çok insanın da kafasını bulandırmış ve “tekellerin” birliği olan ‘AB’nin demokrasi için vazgeçilmez durak olduğu söylemleri başlamıştır.

Oysa soru hangi demokrasi ve hangi sınıf şeklinde sorulması ile ancak aşılabilir. Kendi metropollerinde bile sosyal hakları gaspetmeye başlayan uluslararsı tekeller bir birlerinin haklarına dahi tahammül edemezken (savaşların gerçek nedenlerinden biridir) emekçilere nasıl demokrasi getirecektir? Bunlara sormak gerekir.

Şimdi aynı soruyu, özelleştirme ve tarım politikalarında ki son değişikliklerden sonra hem iktidara, hem de 'süvbansiyon’ve ‘karlı üretim’, ‘MHP’lilerin kadrolaşmasına engel olalım’ gibi nedenlerle tarımsal alandaki yani yasalar ve özelleştirmeleri destekleyen ‘sol’culara sormak gerekir.

Siz geleceğinizi hangi sınıfın çıkarlarında görüyorsunuz?

Evet tam da sorulacak soru bu. Yerel olanın ulusal olabilmesi için anti emparyalist olması gerektiğini bu gün bir çok insan unutmuş görünüyor. Yine yerel olanın ulusal olabilmesi için halkın ve ulusların her türlü hak eşitliğini sağlamayı hedefleyen politikaların savunulup hayata geçirilmeye çalışılması gerekiyor. Emeğin örgütlenmesinin önündeki engellerin kaldırılması ve en temel insan hakkı olan düşüncenin ifadesinin önündeki engellerin kaldırılmasını hedeflemek gerekiyor.

Son çıkartılan ‘Ulusal Program’ karşıtı ‘Emek Programı’ emekçi sınıflar içinde değil ‘sol’ aydın çevre içinde bile yeterince tartışılmadı.

Artık şu ‘sol’culuktan ayrılıp sorunlara sınıfsal bakış anlayışını geliştermek gerekiyor.

Zaten ‘sol’ anlayış olarak her anlamda ‘sağ’ ile bütünleşmiş durumda. Baksanıza sol adına konuşanlar, sol adına örgütlenenler, sol adına yazanların hiç birinde emekçinin günlük sorunlarına cevap bulamazsınız, emekçileri iktidar alternatifi örgütleyemezsiniz, emekçileri eğitemezsiniz.

Oysa sorun emekçilerin demokrasi bilincine ulaşması, emekçilerin hak alma mücadelesine örgütlü katılımını sağlamak, emekçiler ile birlikte politikalar üretmektir. Bunu da ancak gerçek anlamıyla emekçi partisi yapar. Parti dedimde bazı kesimlerde unutulmaya yüz tutmuş bir örgütlenme anlayışı.

Siyasetin partiler dışı alanlar olan STK’larda yapılmaya çalışıldığı ve bunun özellikle ‘devlet’ tarafından da teşvik edildiği bir dönemde partiden bahsetmek belki bir yerlere çomak sokmaktır da.

Ama ben, üretimin ve emeğin olduğu her alanda bilinçlendirme, örgütlenme, haklarına sahip çıkıp yeni haklar elde etmek için somut eylemlerde bulunma ve siyasalaşmanın öneminin altını çizmek istiyorum.

Bu yapılmaya çalışıldığı ve bu anlamda başarılar elde edilmeye başlandığı sürece altından kalkılanamayacak taş yoktur.

Demokrasi, bağımsızlık ve özgürlük hiç de o kadar uzak değil, yeterki doğru anlayışlarla, doğru yapılanmalar içinde doğru hedeflere gidilsin.

Atilla Altaylı, Eylül-2001

 

Ana Sayfa

Vakıf | Etkinlikler | Çalışma Grupları | Yayınlar | Görüşler | Bağlantılar | Mektup