Haziran ayında İstanbul’da NATO Zirvesi
toplanıyor. ABD emperyalizmi dünya egemenliği arayışında NATO’yu Büyük
Ortadoğu bölgesinde seferber etmeyi planlıyor. Bu Kuzey Afrika’dan
Pakistan’a; Basra Körfezi’nden Kafkaslar’a merkezinde bulunduğumuz bölgede
savaşlar, gözyaşı, işkenceler demek.
Bu süreçte hepimize Türkiye’deki en geniş
kesimlerle birlikte tüm dünyaya, “bu ülkede anti-emperyalistler var, bu
ülkede savaş karşıtları var, bu ülkede ABD’nin saldırgan politikalarına
direnmeye karar alanlar var” mesajını vermek sorumluluğu düşüyor.
“Başka bir dünya” arayışı, savaşsız,
sömürüsüz bir dünya mücadelesinde şimdi en önemli görev, barışa sahip
çıkmaktır. Enternasyonalizm bugün “küresel adalet” anlayışımızı “evrensel
barış” talebinde somutlaştırmayı gerektiriyor.
ABD emperyalizmi yeni bir ortak düşman
arayışı içerisinde, dünyanın hem enerji kaynakları, hem de jeo-stratejik
konum açısından en kritik bölgesinde gerçekleştirdiği işgali genişletmek
istiyor. AKP hükümetinin NATO, IMF, DTÖ gibi emperyalizmin kurumlarının
direktiflerine kayıtsız şartsız riayet etme biçiminde kendini gösteren
teslimiyetçiliği biliniyor. Kendi tabanını da “yeni Osmanlıcılığın” ihyası
hayaliyle peşinden sürükleyerek Türkiye’yi BOP’ a dahil etme planlarını
teşhir etmek hayati önemdedir. ABD ergeç yenilecek, tası tarağı toplayıp
bölgeyi terk edecektir. Türkiye’nin “bölge gücü” olma ham hayaliyle bu
maceranın ortasına atılması önlenmelidir.
Bu anlamda bizler açısından, NATO’nun
tarihsel misyonunu anlatabilmek, BOP’un gerçek amacını deşifre edebilmek çok
önemlidir.
21.YÜZYILDA NATO
NATO’nun
Tarihsel Misyonu
NATO 1949 yılında Batı Avrupa’nın
güvenliğini sağlama bahanesiyle, kuruldu. NATO’nun kuruluş anlaşmasını
imzalayan ülkeler ABD, Kanada, İngiltere, Fransa, Benelüx ülkeleri, İtalya,
Norveç, İzlanda, Danimarka ve Portekiz’di. 1952’de Türkiye ve Yunanistan’ın,
1955’te Almanya’nın, 1982’de İspanya’nın katılımıyla ittifak genişledi.
Soğuk savaş sonrası Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Macaristan ittifaka kabul
edildi.
NATO’nun kuruluş döneminde Batı
kapitalizmini bir Sovyet saldırısından koruma iddiası yanında, Alman
militarizminin canlanmasına karşı önlem alma kaygısı da vardı. 1949
anlaşmasıyla ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığı süreklilik kazanmış, bir
anlamda kapitalist dünyanın lideri konumu tescil edilmiş oluyordu.
1955’te Almanya’nın katılımıyla NATO Paktı
Batı Avrupa çapında bir örgütlenme olanağına kavuştu. Bu tehdit Sovyetler
Birliği’ni aynı yıl Varşova Paktı’nı kurmaya yöneltti.
NATO’nun sivil, askerî ve askeri kumanda
kanatları bulunur. Sivil bölümün başında bir Avrupalı, askeri bölümün
başında ise bir Amerikalı görev yapar.
NATO tüm Soğuk Savaş boyunca özellikle
nükleer güç kullanımı tehdidiyle barış aktivistlerini ve çevrecilerin
tepkisini çekti.
Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Varşova
Paktı’nın dağılmasıyla birlikte NATO’nun artık gerekli olup olmadığı
tartışması başladı. NATO’nun Yugoslavya’ya müdahalesi, bundan böyle tekrar
edilebilecek sorumluluk “alanı dışı” operasyonların meşruiyet zemininde soru
işaretleri uyandırdı. Zaman içinde Bosna ve Kosova müdahalelerinin adeta,
Afganistan ve Irak işgalleriyle ortaya çıkan ABD hegemonyasını askeri güçle
kabul ettirme stratejisinin bir provası olduğu ortaya çıktı.
Şimdi ABD dünya hakimiyetini
sağlamlaştırma planının son ayağı BOP’da NATO’yu askeri aktör olarak devreye
sokmaya çalışıyor. Avrupa’nın tavrına göre ya NATO sönümlenmeye yüz tutacak,
ya da tarihi misyonunu bir kez daha ifa edip ABD emperyalizminin koçbaşı
olma görevini daha geniş bir coğrafyada sürdürecek.
NATO Doğuya
Genişliyor
Soğuk Savaşın bitmesiyle birlikte, 90’lı
yıllar ABD’nin dünya kapitalizminin liderliğini koruma çabasıyla geçti. Bu
dönemde özellikle 1995-2000 arası, hızlı bir ekonomik büyüme gerçekleştiren
ABD’nin durgunluk yaşayan Avrupa’ya ve bir türlü içine sürüklendiği krizden
kurtulamayan Japonya’ya karşı üstünlük sağladığı bir dönemdi. Bill
Clinton’un başkanlığı altında bu dönemde seçici olarak askeri güç
kullanıldı. ABD’nin Avrasya’da hegemonyası sağlandı.
NATO şemsiyesi altında 1995’te Sırbistan
ve Bosna’da, 1999’da Kosova’da sürdürülen askeri operasyonlar ABD’nin
kahredici askeri gücünün sergilenmesi, Avrupa Birliği’nin de ABD’ye
bağımlılığının net bir biçimde ortaya çıkması açısından önemliydi.
Bu arada, 1990’da Londra zirvesinde Doğu
Avrupa’ya genişleme projesinin ilk adımı atılarak, Bulgaristan,
Çekoslovakya, Macaristan, Polonya, Romanya ve Sovyetler Birliği’ne NATO’yla
diplomatik ilişkiler kurma çağrısı yapıldı. 1994’te Barış İçin Ortaklık
programı altında bu ülkelerin NATO’ya tam üye yapılmalarının yolu açıldı.
Genişleme, Sovyetlerin çöküşünün bir “fırsat penceresi” açtığı, bu fırsatın
kaçırılmaması gerektiği tespitine dayanıyordu. Böylelikle hem stratejik
askeri dengeyi NATO kimliğinde ABD lehine çevirmek, hem de Orta Asya ve
Kafkaslar’a kadar uzanan bölgeyi kapitalist dünya ekonomisine entegre etmek
yolunda adımlar atılabilecekti.
1997’de demokrasiye attıkları adımlar
gerekçe gösterilerek Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti NATO’ya üye kabul
edildiler. Polonya dışındaki üyelerde yeterli halk desteği olmadan
hükümetlerin kapitalizme geçişi hızlandırma beklentisiyle NATO üyeliğine
sıcak bakıldı. Buna karşı Rusya’yı fazla ürkütmemek amacıyla Estonya,
Letonya, Litvanya gibi Baltık ülkeleri başta olmak üzere diğer başvurular
beklemeye alındı.
NATO’nun Doğu ve Orta Avrupa’ya
genişlemesi Balkan Savaşı’yla birleştirilince üç önemli fonksiyonu bulunduğu
saptaması yapılabilir: (1) ABD’nin Soğuk Savaş sırasında tesis ettiği Batı
Avrupa’nın lider ülkesi konumunun doğuya doğru genişleyerek
sağlamlaştırılması. (2) Bir Transatlantik gücü olarak kurulan ABD’nin başını
çektiği NATO’nun, ekonomik ve stratejik önemi bulunan Orta Asya’ya nüfuz
etmesinin önünün açılması. (3) Kısa sürede küresel kapitalizme entegre
olması zor görünen hala ciddi bir askeri güce sahip olan Rusya’nın
kuşatılması.
Daha sonra Afganistan ve Irak işgallerinin
de gerekçesini oluşturacak olan “insani müdahale hakkı” ideolojisi ilk kez
Balkan savaşında sahne alıyordu. Artık ulus devletin egemenlik hakkına,
“insan hakları, demokrasi, özgürlükler” söz konusu olunca riayet etmek
gerekmeyecekti. Tabii diğer şart da bu müdahalenin ABD’nin stratejik
çıkarlarına uymasıydı. Yoksa Filistinlilere karşı İsrail’in insanlık dışı
uygulamalarına destek verilebilirdi. Topraklarını ABD üslerine açmaları
karşılığı Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan gibi Orta Asya’daki zorba
rejimlerle yakın işbirliği geliştirilebilirdi.
AB Askeri
Açıdan Zorda
Soğuk Savaş döneminde Avrupa’nın ABD’nin
liderliğini kabullenmesinin çeşitli nedenleri vardı: Birincisi, ABD Sovyet
genişlemesine karşı güvence oluşturuyordu. Bir Sovyet işgali çok yüksek
olasılıklı görünmese de, Varşova paktının Orta Avrupa’daki konvansiyonel
gücüne karşı mali yükünü en fazla ABD’nin çektiği bir ittifak güvenceydi.
İkincisi, ABD ile bir stratejik ittifak Avrupa’da radikal bir sosyal
değişime karşı emniyet subabıydı. Özellikle güçlenen Avrupa komünist
partilerine karşı Avrupa burjuvazisiyle, ABD dış politikası arasında bir
mutabakat söz konusuydu. Üçüncüsü, Soğuk Savaş’ın başlangıç yılları
“kapitalizmin altın çağı” denilen üretimin hızlı arttığı, tam istihdamın
sağlandığı, işçi sınıfı dahil toplumun farklı katmanlarının maddi yaşam
koşullarının iyiye gittiği bir dönemdi. Refahın Amerikan hegemonyasıyla
birleşmesi bu projeye politik meşruiyet sağlıyordu.
Soğuk Savaş görünürde iki kutuplu bir
çatışmaydı. Ama ABD’nin kayıtsız şartsız liderliğine zaman zaman itirazlar
yükselmiyor değildi. Charles Degaulle döneminde Fransa NATO’nun askeri
kanadından çekildi, komuta merkezi Paris’ten Brüksel’e kaydırıldı. Avrupa
ABD’nin Vietnam savaşını da yanlış ve sorumsuz bularak doğrudan
desteklemedi. 1971’de doların devalüasyonu gibi ekonomik kararların da ABD
tarafından tek taraflı alınışı Avrupa’yı tedirgin ediyordu. Ama gene de
Avrupa hiçbir zaman ABD’nin askeri liderliğine açıkça karşı çıkan, NATO dışı
alternatifler geliştiren bir noktaya gelmedi.
Soğuk Savaş’ın bitimiyle birlikte ABD’nin
tek taraflılığı göze batmaya başladı. AB’nin bir ekonomik ve politik birlik
olarak varlığını kanıtlamaya başlaması, askeri konuların, diğer bir deyişle
NATO’nun da masaya yatırılmasını getirdi. ABD açısından da AB gittikçe bir
tehdit olarak algılanmaya başladı. Birincisi, AB bir ekonomik güç olarak ABD
hegemonyasına kafa tutacak bir düzeye gelmişti. İkincisi, Avrupa’daki
politik gelişmeler, özellikle Almanya’nın birleşmesi, Fransa-Almanya
yakınlaşması Avrupa’nın bağımsızlığı talebinin dillendirilmesine kadar
varıyordu. Üçüncüsü, belki de en önemlisi Avrupa daha bağımsız bir savunma
politikası arayışındaydı. Bu arayış Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği
(AGSK) olarak adlandırılıyordu. Böylelikle Avrupa dünya liderliğinde
ekonomik gücü ile bağlantılı bir role sahip olacaktı. 1991’de Fransız
Cumhurbaşkanı Mitterand ve Alman Şansölyesi Kohl’un önerisiyle AGSK
kapsamında Batı Avrupa Birliği (BAB) AB’nin resmi kolu haline geldi.
Bu resti ABD görmekte gecikmedi. Baba
Bush, “Eğer kendi savunmanızı kendiniz sağlayacaksanız hemen söyleyin
gerekeni yapalım” dedi. ABD’nin resmi askeri belgelerine de, “NATO’yu
baltalayacak Avrupa’nın savunma düzenlemelerini önlemeliyiz. Potansiyel
rakiplerin bırakın küresel rol, bölgesel rol bile oynamalarını
engellemeliyiz” yorumları yansıdı.
BAB’ın kurulmasının ardından Avrupa’nın
askeri özerklik arayışları fazla ivme kazanamadı. Çünkü, Fransa dahil AB
üyeleri Atlantik İttifakı’nı sonlandıracak cesarete sahip değillerdi. Bir
türlü ABD askeri gücüne eklemlenmek zorundaydılar. Bu arada ABD’nin sadık
müttefiki İngiltere Alman-Fransız pozisyonuna karşı beklenen tavrıyla
devreye girdi. AB’nin küçük ortakları da Alman-Fransız hakimiyetine karşı
ABD’nin belli bir etkinliği sürdürmesini tercih ettiler.
İşte bu sırada NATO’nun doğuya doğru
genişleme, Doğu Avrupa’nın bir kısmını ortaklığa katma girişimi devreye
girdi. Genişleme sayesinde Rusya’nın burnunun dibine girmek yeni bir
tehditle karşı karşıya gelmekti. NATO’yu geçmişte tehditler ve düşmanlar
hayali ayakta tutmamış mıydı? Şimdi de varlığı tartışma konusuyken bu eski
hileyi devreye sokmak gerekliydi. Bu genişleme sayesinde NATO’nun,
dolayısıyla ABD’nin Avrupa’daki egemen rolü tescil edilecek, bağımsız bir
Avrupa’nın önü kesilecekti. Ayrıca Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte tüm
dünyada askeri harcamalar gerilemiş, silah tekelleri sıkıntıya düşmüştü.
Muhtemel bir genişlemeyle silahlar, iletişim cihazları ve her nevi askeri
cihaz satışları patlama gösterecek, piyasa açılacaktı. Bu nedenle tüm lobi
faaliyetlerini hızlandırarak Boeing, Mc Donald Douglas, Motorola vb. bu
sürece destek verdiler.
Kosova ve Bosna savaşı Avrupa’nın askeri
olarak hem teknik yetersizliklerini ortaya koydu, hem de AB’nin karar alma
mekanizmalarının askeri alanda ne denli hantal olduğu anlaşıldı. Amerika da
Balkan Savaşı sırasında Avrupa’nın çelişkilerini deşifre etmek için önüne
geleni ardına koymadı.
Balkan Savaşı’nın trajedisi, 1999’da AB’yi
BAB kapsamında 60 bin kişilik bir acil müdahale gücü oluşturma kararına
götürdü. Çünkü ulusal ordularının 1.5 milyon kişilik gücüne karşın
Avrupa’nın Kosova’da, o da barışgücü misyonuyla ancak 40 bin kişiyi biraraya
getirebilecek gücü olduğunu göstermişti.
AB Askeri
Harcamalarını Artırıyor
Bu 60 bin kişilik gücün 60 gün içinde
devreye girmesi planlanıyor. Bu rakamın ancak 20 binini savaşçı güçler
oluşturacak. Hesaplar bunun için 150 ila 180 bin kişilik bir havuza gerek
olduğunu ortaya koyuyor.
Şu anda AB ülkelerinin toplam yıllık
askeri harcamaları 190 milyar dolar civarında. Bu ABD’nin 400 milyar
dolarlık bütçesinin yanında küçük kalsa da dünyanın ikinci büyük gücünü
oluşturmak için yeterli. Ama gerçekte ortak bir planlama olmadığı, ulusal
orduların güçleri bir sinerji yaratmadığı için, konuşlandırılabilir asker
oranı %10’u geçmiyor. Özellikle AB’nin iki nükleer gücü Fransa ve İngiltere
yıllık askeri harcamalarını hızla artırıyorlar (2003’de sırasıyla 3 milyar
euro ve 3.5 milyar pound).
Irak işgali öncesinde AB’nin ortak bir
savunma politikası oluşturma gereği net bir şekilde anlaşılmıştı. ABD’nin
Irak işgali sırasında İngiltere başta olmak üzere ABD yanında saf
tutanlarla, “yeni Avrupa” Almanya-Fransa ile birlikte karşı çıkanlar
arasındaki saflaşma “eski Avrupa” askeri düzlemde AB’yi bölünme tehlikesiyle
karşı karşıya bıraktı. Berlin Artı Anlaşmasıyla AB NATO ile ilişkilerini
ortak yürütme konusunda uzlaşmaya vardı. Brüksel’de bir askeri planlama
merkezi kurulması kararlaştırıldı. AB 50 yıl sonra ilk kez güvenlik
stratejisi konusunda fikir birliğine varmış görünüyor.
Ama Avrupa, ya BOP’u NATO eliyle
gerçekleştirme planlarının bir parçası olarak tamamen ABD hegemonyasının
güdümüne girecek. Bunu yaparken, kendi kamuoyuna karşı ABD’yi başıboş
bırakmamak, Ortadoğu ve Kafkaslara demokrasi, özgürlükler ve insan hakları
getirme iddiasına nezaret etmek gerekçesini öne sürecekler. Ya da NATO’nun
işlevsizleşmesini veya çatlamasını göze alarak, BOP’un askeri gücünü
NATO’nun oluşturmasına karşı çıkacaklar. İkinci seçeneğin hayata geçmesi
savaş karşıtı hareketin gayreti, demokratik kamuoyunu harekete
geçirebilmesiyle de bağlantılı. Böylelikle ABD’nin dünya kamuoyunda
yalnızlaştırılması, saldırgan politikalarında geri adım atması için de bir
şans yaratılmış olacak.
ABD’nin Yeni
Kozu: Polonya-Romanya-Bulgaristan Hattı
Bu arada ABD de NATO’yu Doğu’ya doğru
genişletme planına hız vererek baş durmuyor.
Nitekim 29 Mart 2004 günü Washington’da
düzenlenen törenle Estonya, Letonya, Litvanya, Bulgaristan, Romanya,
Slovakya ve Slovenya NATO’ya katıldı. NATO’nun üye sayısı 26’ya yükselmiş
oldu. Törende yakında NATO kabul edilmeleri beklenen Arnavutluk, Sırbistan,
Makedonya da hazır bulundu.
Bu arada Bulgaristan ve Romanya’nın
Karadeniz kıyısında iki NATO üssü devreye girdi. Böylelikle ABD BOP
kapsamında Karadeniz’i sıçrama tahtası olarak kullanmak için stratejik bir
mevki daha elde etti. Bu stratejinin ilk adımı Almanya’da bulunan Amerikan
askeri kuvvetlerinin Polonya’ya kaydırılması olmuştu. Şimdi ABD “yeni
Avrupa’yı” yanına alarak Ortadoğu’ya yönelik amaçları için,
Polonya-Romanya-Bulgaristan ekseninde askeri bir hat oluşturmuş oluyor.
Türkiye’nin Karadeniz kıyısında yeni üs girişimleri de bu stratejinin
Kafkaslar’a yönelik ayağı olarak düşünülüyor. Balkan hattı her iki bölgeye
de uzanacak bir jeostratejik konumda bulunuyor.
NATO’nun genişleme töreninde konuşan Bush,
“Terörle mücadelede NATO, Ortadoğu’ya doğru da uzanacaktır. NATO, özgürlük
ve barış davasını ileriye götürecektir. Birliğimiz ve özgürlüğümüze
bağlılığımız bir Soğuk Savaş’ta zafere götürdü. Aynı ilkeler şimdi de bizi
teröre karşı zafere taşıyacak” dedi.
George Bush’un ağzından NATO’nun yeni
misyonunun teröre karşı savaş olduğu açıkça ifade edildi. Ayrıca NATO’yu
Ortadoğu’da kullanma niyetinin altı çizildi. ABD Doğu Avrupa’yı hem askeri
güç takviyesi, hem de stratejik konuşlanma için BOP’ta kullanmaya kararlı.
Önümüzdeki dönemde ya AB bu planın mali yüküne ortak olup NATO’nun BOP’un
askeri gücü olmasına rıza gösterecek. Ya da ABD NATO’nun Doğu Avrupa
kanadıyla yürüyüşüne devam edecek.
Tablo1:
NATO Üyelerinin Askeri Harcamaları
|
|
1985 |
2000 |
2001 |
|
Milyon $
|
GSMH %
|
Milyon $
|
GSMH %
|
Milyon $
|
GSMH %
|
|
Belçika |
6223 |
3.0 |
3212 |
1.4 |
3017 |
1.3 |
|
Çek Cum. |
- |
- |
1148 |
2.3 |
1167 |
2.2 |
Danimarka
|
3161
|
2.2
|
2395
|
1.5
|
2909
|
1.5
|
|
Fransa |
49378 |
4.0 |
34053 |
2.6 |
32909 |
2.6 |
|
Almanya |
53303 |
3.2 |
27924 |
1.5 |
26902 |
1.5 |
|
Yunanistan |
3521 |
7.0 |
5528 |
4.9 |
5517 |
4.8 |
|
Macaristan |
3588 |
7.2 |
805 |
1.7 |
909 |
1.8 |
|
İtalya |
25974 |
2.3 |
22488 |
2.1 |
20966 |
2.0 |
|
Lüksemburg |
96 |
0.9 |
129 |
0.7 |
145 |
0.8 |
|
Hollanda |
8991 |
3.1 |
6027 |
1.6 |
6257 |
1.7 |
|
Norveç |
3129 |
3.1 |
2923 |
1.8 |
2967 |
1.8 |
|
Polonya |
8706 |
8.1 |
3092 |
2.0 |
3408 |
2.0 |
|
Portekiz |
18533.1 |
2221 |
2.1 |
2226 |
2.0 |
|
|
İspanya |
11390 |
2.4 |
7063 |
1.2 |
6938 |
1.2 |
|
Türkiye |
3470 |
4.5 |
9994 |
5.0 |
7219 |
5.0 |
|
İngiltere |
48196 |
5.2 |
35665 |
2.5 |
34714 |
2.5 |
ABD
|
390290
|
6.5
|
304136
|
3.1
|
322365
|
3.2
|
Tablo 2:
Silah Alım Harcamaları ve Ar-Ge (Milyon $)
|
|
Ar-Ge |
Silah |
|
|
Harcamaları
|
Alımları
|
Toplam
|
|
ABD |
39340 |
59878 |
99218 |
|
AB Toplam |
9100 |
27442 |
36542 |
|
İngiltere |
3986 |
8597 |
12583 |
|
Fransa |
3145 |
5450 |
8595 |
|
Almanya |
1286 |
3389 |
4675 |
|
İtalya |
291 |
2291 |
2582 |
|
Hollanda |
63 |
1341 |
1406 |
|
İspanya |
174 |
1062 |
1236 |
|
Türkiye |
50 |
2517 |
2567 |
Kanada
|
121
|
1295
|
1416
|
ABD’nin
Küresel Enerji Kaynaklarını Ele Geçirme Stratejisi
Amerika’nın jeopolitik stratejisinin Kenar
Kuşak teorisi üzerine oturduğu; kenar kuşak bölgesine hakim olan Avrasya’ya
hakim olur; Avrasya’ya hakim olan da dünyaya hakim olur varsayımına
dayandığı söylenebilir. ABD stratejik elitleri Avrupa ve Doğu Asya’nın kenar
kuşaklarını kontrol ettiklerine emin olduktan sonra artık Güney-Orta
Avrasya’ya yönelmeye karar verdiler.
Basra Körfezi bölgesi dünya petrol
rezervlerinin üçte ikisine sahip. Hazar Denizi havzası da çok ciddi petrol
ve doğal gaz kaynaklarına sahip olmasının yanısıra Orta Asya devletlerini de
çevreliyor. Böylelikle Ortadoğu ve Kafkaslar dünya hakimiyetinin yeni
merkezi haline geldi. Daha 11 Eylül saldırısı gerçekleşmeden Bush yönetimi
bu kritik bölgeyi egemenliği altına almaya kesin kararlıydı.
Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra bu
strateji uyarınca Amerikan güçleri Avrupa’da ve Doğu Asya’da kuvvet
azaltımına gider, hatta Avrupa’da bazı üslerini kapatırken, Basra Körfezi ve
Orta Asya’da askeri varlığını artırıyordu.
Bu süreç Bill Clinton’un Kazakistanı
Özbekistan, Gürcistan ve Azerbaycan’la askeri ilişkiler kurmasıyla başladı.
ABD zamanla Basra Körfezi/Hazar denizi bölgesine müdahale kapasitesine
erişti.
Irak’ın işgali Basra Körfezi’ndeki
egemenliğini pekiştirmek için burayı atlama tahtası yapma amacına yönelikti.
Basra Körfezi bilinen petrol rezervlerinin %70’ini barındırıyordu. Burayı
kontrol eden sadece bir yakıt kaynağını değil bir iktidar kaynağını da
kontrol edecekti. Bu anlamda Irak işgali belki Suriye’den, İran’dan öte
Çin’e, Rusya’ya, Avrupa’ya bir tehdit içeriyordu.
Washington Mayıs 2001’de yayınladığı,
Başkan yardımcısı Dick Cheney başkanlığında hazırlanan Ulusal Enerji
Planı’nda özünde üç saptamada bulunuyordu:
*ABD şimdi petrol
tüketiminin %53’ünü, günde 10 milyon varil petrol ithal ediyor. 2020’de
ABD’nin ithalatı tüketiminin %65’ine 17 milyon varile ulaşacak.
*ABD geleneksel petrol
kaynakları Suudi Arabistan, Venezuella ve Kanada’ya bağımlı olmaktan
kurtulmalı, Hazar Denizi, Rusya ve Afrika’ya yönelmelidir.
*ABD artan petrol
ihtiyacını karşılamak için piyasa güçlerine dayanamaz. Amerikan enerji
şirketlerinin önünü açacak şekilde Bush yönetimi devreye girmelidir.
Rapor, Orta Asya’da ve Azerbaycan’da
petrol üretiminin artırılmasının, Batı’ya petrol boru hatlarıyla
aktarılmasının önemine dikkat çekiyor. Ayrıca Ortadoğu, Afrika ve Latin
Amerika hükümet yetkililerini petrol sahalarının ABD şirketlerine açılması
için ikna edilmeleri gereğinin altını çiziyor.
Bu rapor, “küresel petrol kaynaklarını ele
geçirme stratejisi” olarak da nitelenebilir.
Hazar havzasında kurulan üsler,
Venezuella’da Chavez’e karşı darbe destekçiliği, Kolombiya’daki ABD yanlısı
hükümete askeri takviye hep bu stratejinin parçaları. ABD’nin Suudi
Arabistan’la bozulan ilişkileri, Suudilerin paralarını ABD’den çekmeye
başlamaları OPEC içindeki bu Truva atının artık kullanım süresinin dolduğunu
gösteriyordu. Irak’ın işgaliyle, hem zarar gören petrol yataklarının
onarımı, hem yeni petrol arama izinlerinin ABD şirketlerine
yönlendirilmesiyle yeni kâr kapıları açılacaktı. ABD yanlısı yeni Irak
yönetimi OPEC’ten çekilebilir, yeniden imarı gerekçesiyle yüksek fon
ihtiyacı Irak’ın petrol arzını artırmasını getirebilirdi. Bu da ABD’nin
ithalatının zıpladığı bir dönemde fiyatların düşmesi demekti.
Daha da önemlisi, petrol kaynaklarını
egemenliğine alan ABD ekonomik rakipleri petrol ithalatçısı Almanya ve
Japonya, stratejik rakipleri Rusya ve Çin’e bariz üstünlük sağlamış
olacaktı.
ABD Dünya
Egemenliği Planı : BOP
BOP Tepemizde
BOP’un kapsam alanında 22 Arap ülkesinin
yanı sıra İran, İsrail, Türkiye, Pakistan ve Afganistan yer alıyor. ABD bu
bölgeyi tamamen egemenliği altına alınca dünyanın kalbini, en kritik enerji
ve geçiş yollarının merkezini de fethetmiş olacak. ABD küresel egemenlik
planında Avrupa’yı hatta Rusya ve Çin’i amaçlarına tabi kılarak yanına almak
istiyor. Çünkü ABD’nin temel stratejisi, tek tek her ülke ve bölge ile asli
ilişkiyi kendisi kurduktan sonra diğer büyük güçleri kıyısından köşesinden
de olsa ganimete ortak etmek, böylelikle etkisizleştirmek.
Soğuk Savaş döneminde, ABD caydırıcı
askeri güce sahip tek kapitalist merkez olarak bu modeli başarıyla işletti.
Güney ülkelerinden petrol ve hammadde sevkiyatı, yatırımların garantisi son
kertede ABD’nin caydırıcılığına bağlı oldu.
ABD Büyük Ortadoğu’daki askeri ve ekonomik
emellerini, kurşunlarına “demokrasi, insan hakları” şekeri kaplayarak
gerçekleştirmek istiyor. Aslında BOP, “insani savaş” etiketi altında
emperyalist müdahaleyi meşrulaştırmanın en kapsamlı uygulamasını
oluşturacak. Emperyalizmin bazı ideologları ABD’yi iyilik imparatorluğu
olarak adlandırıyor. Bu imparatorluk, tarihin yazdığı en dehşetengiz askeri
güç sayesinde müdahale ettiği ülkede serbest piyasayı, insan haklarını ve
demokrasiyi tesis ediyor.
Haziran 2004’de ABD’nin Georgia eyaletinde
yapılacak G-8 Zirvesinde ABD Avrupa’yı, Büyük Ortadoğu’da bölgeyi politik,
ekonomik ve sosyal olarak dönüştürmek için yanına almaya çalışacak. Eğer G-8
zirvesinde bir uzlaşma gerçekleşirse İstanbul’da toplanacak NATO zirvesinde
de NATO’nun BOP’un askeri kolu olması için görüşmeler yürütülecek. ABD
özellikle Avrupa’nın 2003 Selanik zirvesinde karara bağladığı Geniş Avrupa
siyasetinin önünü kesmek için Avrupa’yı yedeğine almayı bu denli önemsiyor.
Geniş Avrupa
BOP’a Rakip
Avrupa’nın 1 Mayıs 2004’teki
genişlemesinin ardından, gerekli koşulları yerine getirdikleri takdirde
Romanya ve Bulgaristan’ın katılımıyla AB’nin sınırları aşağı yukarı çizilmiş
olacak. Tek pürüz olarak 2004 Aralık’ında üyelik tarihi verilip
verilmemesine karar verilecek, artık yılan hikayesine dönen Türkiye meselesi
kalacak.
Ancak AB’nin sınırlarını çizerken hemen
yanı başlarındaki ülkelerle, bir anlamda Avrupa’nın periferisiyle özel
ilişkiler geliştirmek amaçlanıyor. Geniş Avrupa ile dile getirilen “komşuluk
siyaseti” Bağımsız Devletler Topluluğu’nun batı cephesinin (Beyaz Rusya,
Ukrayna, Moldova) yanı sıra BOP kapsamındaki Cezayir, Mısır, İsrail, Ürdün,
Lübnan, Libya, Fas, Filistin Yönetimi, Suriye ve Tunus’u içeriyor. Özellikle
Avrupa Hıristiyan Demokrat çevrelerince Türkiye’yi AB’ye üye yapmayıp, özel
statü verme önerisi aslında Geniş Avrupa’ya eklemleme anlamı taşıyor.
Geniş Avrupa bölge ülkelerine pazarlarını
dış ticarette öncelik olarak AB’ye açmaları; ulaşım, enerji, iletişim
alanlarında AB’ye eklemlenmeleri; AB ülkelerinin yatırımlarına geçit
vermeleri karşılığında özel programlarla yardım etmeyi, mali destek
sağlamayı öngörüyor. Ayrıca insan haklarını, özgürlükleri geliştirmek
yolunda adımlar da bekleniyor. Kısaca Geniş Avrupa’ya dahil edilecek
ülkelerden Avrupa sermayesine ülkelerini açmaları, AB’nin arka bahçesi
olmaları, böylelikle burjuva demokrasisi ve kapitalizmin gelişmesi sonrası
“karşılıklı nemalanma” öneriliyor.
Bu model AB’nin ekonomik sömürü
mekanizmalarının işletilmesini temel alan; askeri kuvvet kullanımından
ziyade uzlaşmalar, anlaşmalar, kredilerle ekonomik bağımlılık yaratmayı
temel alan uluslar arası diplomasi anlayışına uygundur. Gerçekten de Avrupa
çok taraflı, ulus devletlerin yetkilerini büyük ölçüde BM, G-7, IMF, DB, DTÖ
vb. uluslar arası kurumlara devrettiği küresel bir kapitalist hegemonyadan
yanadır. AB içinde üye ülkelerin ilişkileri neo-liberal doğrultuda
düzenlenmiş, toplumsal aktörler konumlarını Avrupa sermayesinin uluslar
arası rekabet sürecinde iddiasını sürdürebilmesi amacına uyarlamışlardır.
İşte Geniş Avrupa bu anlamda AB’nin ekonomik, politik ve ideolojik nüfuz
alanını genişletmeye yönelik bir tasarımdır.
Avrupa’nın bu stratejisi 1995’te
başlatılan Barselona Süreci ile ilk kez devreye sokulmuştur. Ekonomik
koşullar yukarıda adını saydığımız, Türkiye’nin de dahil olduğu ülkeler
grubunun serbest ticarete angaje olmasını, buna karşılık MEDA programı
çerçevesinde yardımların artırılmasını öngörmektedir. Politik şart ise
güvenlik konularında işbirliği ve çatışmaların sona erdirilmesini
içermektedir. Sosyal şartlar da sivil toplum kuruluşları arasında
işbirliğini, eğitim, sosyal planlama ve ırkçılığa karşı mücadeleyi
kapsamaktadır.
Barselona Süreci ekonomik alanda sınırlı
bir ilerleme sağlamıştır. Avrupa-Akdeniz Serbest Ticaret Alanı’nın 2010’da
devreye girmesi planlanmaktadır. Buna karşın politik ve sosyal alanlarda
hiçbir gelişme kaydedilememiştir. Özellikle Orta Doğu ülkeleri politik ve
sosyal reformları uygulamakta isteksiz davranmışlar, AB ise istediği
ekonomik tavizleri elde ettiği için, demokrasi ve insan haklarındaki
kayıtsızlığı özellikle dert etmemiştir. Bir anlamda AB’nin asıl önceliği de
açığa çıkmıştır.
BOP Ne
Amaçlıyor?
BOP ise, bir AB projesi olan Geniş
Avrupa’nın karşısında ABD liderliğinde bir tasarım. Irak’ın işgaline gerekçe
olarak gösterilen kitle imha silahlarının varlığı boş çıktı. Saddam Hüseyin
ve Irak yönetimiyle El Kaide örgütü ve Usam bin Laden arasında da hiçbir
ilişkinin, varlığı kanıtlanamadı. Daha sonra ABD, Irak’ı bölge için
“demokratik” bir model olarak şekillendirme, devamında BOP ile bu modeli tüm
bölgeye yaygınlaştırma planına sarıldı. Gerçi el Garip hapisanesinde ortaya
çıkan işkence görüntüleri, ABD’nin tutsaklara insanlık dışı uygulamalarının
tüm dünya kamuoyunda teşhir edilmesi BOP’a inandırıcılık şansını iyice
azalttı. ABD’nin iyice teşhir olması, eğer BOP’ta ısrar edilecekse, AB’nin
Geniş Avrupa projesinden vazgeçip projeye meşruiyet kazandırabilmek için
aktif katılımcı olmasının önemini daha da artırdı.
BOP ile, NATO’nun Avrupa sınırlarını aşıp
Büyük Orta Doğu’dan Kafkaslar’a, Orta Asya’ya uzanan bir kollektif güvenlik
sistemine dönüşmesi isteniyor. Bunun anlamı, askeri kumanda ABD’de kalmak
üzere, Avrupa NATO bütçesine daha fazla katkıda bulunacak, özellikle
genişleme süreciyle AB’ye kabul edilen Doğu Avrupa ülkeleri daha fazla
askeri kuvvet takviyesi yapacak, üyelerinin ulusal orduları sembolik bir
düzeye indirilecek, Avrupa AGSP gibi askeri anlamda özerkleşme hülyalarından
vazgeçecek.
Halbuki BOP’un uygulama ve inandırıcılık
şansı hiç bulunmuyor. Çünkü otuz yıldır uygulanan tüm ABD politikaları Arab
ülkelerinde demokrasinin gelişmesine ve ulusların kendi kaderini tayin
hakkına tamamen aykırı yönde gelişti. Birincisi, İsrail’in kayıtsız şartsız
desteklenmesi, Filistinlilere reva gördüğü insanlık dışı muameleleri
görmezlikten gelişi ABD’nin Arap ulusu nezdindeki tüm itibarını yok etti.
İkincisi, bölgede özellikle Mısır ve Ürdün’de Amerikan yanlısı,
anti-demokratik hükümetlerin desteklenmesi ABD’nin demokrasi konusunda
inandırıcı olmasını engelliyor. Üçüncüsü, Irak’ın işgali ve sonrasında açığa
çıkan insanlık dışı muameleler ABD’nin petrol çıkarları ve bölgede egemen
bir askeri pozisyon için bu işgale giriştiği kanılarını güçlendirdi.
ABD BOP girişimi ile kendi liderliğinde
NATO ittifakını yeniden derleyip toparlamayı umuyor. Büyük Ortadoğu’nun
sadece ABD’nin değil, tüm Batı dünyasının sorumluluğu olduğunda ısrar
ediyor. ABD böylelikle dört temel inisiyatifi hayata geçirmeyi planlıyor:
·
2004’te
Afganistan’da NATO varlığını artırarak, Avrupa güçlerine Taliban ile sıcak
çatışmaya girecek ölçüde sorumluluk vermek. Özellikle Avrupalılar’dan
oluşacak “barış/ulus inşa” güçleriyle Taliban ve El Kaide’yi başbaşa
bırakmak.
·
Irak’ta
yönetimin devrini izleyen süreçte askeri sorumlulukları ABD komutasındaki
NATO güçlerine devretmek. Politik ve ekonomik konuları da belli şartlarla
BM’nin sorumluluğuna vermek. Böylelikle bir yandan Irak’ta inisiyatifi elde
bulundururken, öte yandan BM ve NATO kimlikleriyle ABD varlığını geri plana
çekerek uluslar arası meşruiyet sorununu aşmak. Ayrıca savaşın maliyetini
Avrupa başta olmak üzere uluslararasılaştırmak. Bu arada özelleşen savaştan
Dyn, KRB gibi Amerikalı özel savaş şirketleri, ihalelerden de Bechtel ve
Haliburton başta olmak üzere büyük Amerikalı müteahhitler aslan payını
almayı sürdürecekler.
·
Avrupa’daki
ABD askeri varlığını Orta Doğu ve Orta Asya’daki ihtiyaçlara göre yeniden
yapılandırmak. Almanya’daki güçleri ve tesisleri azaltarak, Doğu ve Güney
Avrupa’da yoğunlaşmak.
·
NATO’yu
kurgusal bir planlama örgütü olmaktan çıkarıp tüm Büyük Orta Doğu’da
konuşlanan sahici bir güç haline getirmek.
Irak’ta direnişin gittikçe güçlenmesi,
mezhepsel ayrımları aşarak Arap ulusalcılığı karakterine bürünmesi ABD’nin
işini iyice zorlaştırdı. ABD yüksek teknolojili savaşta, bombalama ve
amfibik operasyonlarda çok başarılı olsa da, istikrarı ve düzeni sağlamada,
beklemeye geçen sıradan Iraklı’nın yaşam standardını yükseltmede tam
anlamıyla bir fiyaskoyla karşılaştı. Bir anlamda, az sayıda elit birlikle
kısa sürede savaşı bitirme anlayışına dayanan, ABD Savunma bakanının adıyla
anılan “Rumsfeld Doktrini” iflas etti. Çok daha geniş bir askeri güçle, çok
yönlü ve uzun süreli topyekün bir savaşı öngören “Powell Doktrini”
doğrulandı. Ama ABD’nin bu saatten sonra bunun ne askeri güç ihtiyacını, ne
de mali yükünü karşılaması mümkün değil. Bu nedenle de faturayı, Avrupa’ya
yıkmaya çalışıyor.
ABD Avrupa’ya BOP’a katılmak için bir
öneride bulunmuyor, açıkça tehdit ediyor. Eğer BOP içinde aktif yer almazsan
askeri anlamda kendi başının çaresine bak, NATO’yu da unut mesajını veriyor.
BOP’ta İş
AB’de Düğümleniyor
ABD’nin küresel hegemonya tasarımlarında
her zaman belirleyici olmuş, Bush yönetimini tek yanlı ve uzlaşmaz bularak
eleştiren Brezinski de Büyük Orta Avrupa ile stratejik ortaklığın
sürdürülmesi gereğinde ısrar ediyor.
Brezinski, “Küresel Balkanlar” olarak
tanımladığı Büyük Ortadoğu’da ABD’nin muhtemel müttefiklerini AB, İsrail,
Hindistan, Rusya ve Türkiye olarak sıralıyor.
O’na göre İsrail’e bu projede aktif bir
rol verilmesi Arap ülkeleri ile diyalog şansını ortadan kaldıracaktır.
Rusya’nın da yıldızının fazla parlaması halâ ciddi bir potansiyel taşıdığı
için tehlikedir. Ayrıca eski Sovyet deneyiminin anılarını canlandırabilir.
Hindistan, kendi Müslüman azınlığı ile çarpıştığı için bölgede muteber bir
güç olma şansına sahip değil. Brezinski, sayılan ülkeler arasında
Türkiye’nin NATO üyesi olması, Orta Asya ile akrabalık ilişkileri, Küresel
Balkanlar’a coğrafi yakınlığı nedeniyle bir adım öne çıktığı kanısında.
Yalnız Kürtler ve İslamcı radikal güçler tehdidi gibi riskler taşıdığını
gözönüne alma gereğine de işaret ediyor.
Bu durumda Brezinski, ABD’nin bölgenin
yeniden yapılandırılması konusunda güvenebileceği tek aktörün AB olduğunu
savunuyor. AB’nin mali sorumluluk alabilecek ekonomik güce sahip olması ve
NATO şemsiyesi altında bulunması da büyük önem taşıyor.
Bu nedenle G-8 zirvesinin düğüm noktasının
AB’yi BOP’a aktif katılmak için zorlama olacağı açıkça anlaşılıyor.
BOP daha planlama aşamasında Arap
dünyasının gazabını üzerine çekti. İsrail dışında bırakılırsa zaten tüm
bölge ülkelerinde ABD karşıtlığının en üst düzeyde bulunması nedeniyle
projenin taraftar bulması zaten söz konusu değil. Ayrıca, BOP’un “Arap
kimliğini” gözardı ederek Arapları, Türkiye, İsrail, Pakistan’la aynı kefeye
koyması tepki topluyor. Bölgede Suudi Arabistan ve Mısır başta olmak üzere
yıllarca ABD çıkarlarının bekçiliğini yapmış yönetimler, “demokrasi, insan
hakları, kadın hakları” gibi söylemlerden rahatsızlar, ABD’nin kendilerine
nankörlük yaptığını düşünüyorlar. Rejim muhalifleri ise yıllarca
diktatörlere büyük mali ve askeri destek veren, işkenceyi, idamları,
gözaltıları, baskıları görmezden gelen Amerika eliyle başlatılan bir
girişimin inandırıcı olmayacağını vurguluyor. Ayrıca Irak’ta yeniden
yapılandırma vaatlerinin halkın değil, büyük Amerika şirketlerinin çıkarına
olduğunun yaygın kabul görmesi, BOP’un da Amerikan şirketlerinin kâr
hırslarını tatminden başka hiçbir amaca hizmet etmeyeceği düşüncesini hakim
kılıyor.
Türkiye İçin
En Büyük Tehlike: BOP
Türkiye’nin ABD emperyalizminin yedeğinde,
Irak örneğinde net bir biçimde görüldüğü gibi halka demokrasi ve refah
değil, Bush’un 11 Eylül sonrasında “vaad ettiği” üzere “korku ve dehşet”
getiren politikalarının kapsama alanını genişleten bir maceraya girmesine,
doğaldır ki şiddetle muhalefet etmek gerekir. Bu anlamda ÖDP, Türkiye’deki
tüm anti-emperyalist güçlerle ve savaş karşıtı hareketle birlikte BOP’a
karşı en geniş direniş cephesini oluşturma çabası içindedir.
Irak işgali öncesi, Amerikan askerlerinin
Türkiye üzerinden Kuzey Irak’a geçişi ve Türk askerinin ABD’nin yanında
savaşa katılmasını öngören tezkere tartışmaları sırasında, “tezkere
reddedilirse Türkiye’nin stratejik önemi azalır”, “çalan telefonlara kimse
çıkmaz” yollu tehditvari yorumların gerçeği yansıtmadığı kısa sürede ortaya
çıktı. ABD’nin öngörüldüğü gibi kolay bir zafer kazanmak bir yana Irak’ta
her geçen gün bataklığa biraz daha gömüldüğü, Türkiye’ye daha fazla ihtiyaç
duyduğu anlaşılıyor.
Şimdi aynı Amerikancı çevreler, “BOP ile
Türkiye merkez ülke haline geliyor” tezini öne sürerek bu projeye eklenmek
gerektiğini iddia ediyorlar. Türkiye’nin bölgede terör tehditleriyle, kitle
imha silahlarının yıkıcı etkileriyle burun buruna olduğunu, ancak ABD’nin
yanında yer alarak kendini koruyabileceğini iddia ediyorlar. Bu işin
yükselen maliyetini de ancak Amerika sayesinde karşılayabiliriz, diyorlar.
Türkiye’nin BOP’a dahil olması, üstelik
ABD tarafından laik siciliyle model ülke şeklinde sunulması İsrail dışında
bölge halklarında büyük tepki toplayacak. Türkiye emperyalizmin işbirlikçisi
etiketini ABD Vietnam’da olduğu gibi tasını tarağını toplayıp bölgeyi
terketse bile kolay kolay silemeyecek. BOP’un uygulama alanına giren Irak,
Suriye, İran’a komşuluğu, Türkiye’yi tam bir ön cephe ülkesi yapacak, uzun
vadeli bir güvenlik krizine sürükleyecektir. Türkiye’nin İslami terörün daha
şiddetle hedefi olması da korkarız ki önlenemeyecektir.
Türkiye’nin bölge gücü haline gelme
hevesi, özellikle Kafkaslar ve Orta Asya’da Batılı büyük emperyalist
güçlerin egemenlik kurması, Rusya’nın da etkinlik alanlarını kolay
terketmemesiyle kursağında kalmıştı. Şimdi AKP hükümeti, Osmanlı
nostaljisiyle, ABD’nin dümen suyunda gitme teslimiyetçiliğini birleştirerek
BOP macerasına atlayabilir. Bunu da bir bölge gücü olarak ABD’nin stratejik
ortağı haline gelmek biçiminde sunabilir. Türkiye’nin ABD’nin stratejik
ortaklığına soyunması gerektiği tezi, Türkiye’nin ABD ile eşit ilişkiler
geliştiren, ortak karar süreçlerine katılan bir özne değil, ABD’nin
dayatmalarını kabullenen bir nesne konumuna düşürülmesi nedeniyle geçerli
kabul edilemez.
Hele Avrupa’nın da BOP’a yan çizmesi
halinde Türkiye, hem bölgeden, hem Avrupa’dan yalıtılmış, yalnızlaşmış,
ABD’ye kölece sadakat dışında dış politika seçeneği kalmamış iyice sorunlu
bir konuma düşecektir. Rusya ile ilişkilerinde, Kafkasya ve Orta Asya’daki
pozisyonunda da seçenekleri iyice azalmış bir ü |