İstiklal C Kallavi S 4/3
80050 Beyoğlu İSTANBUL

t: 212 292 5585
f: 212 292 5586

merhaba@sav.org.tr

Vakıf | Etkinlikler | Çalışma Grupları | Yayınlar | Görüşler | Bağlantılar | Mektup

SAV; kendini "Bireyin, kitlelerin, toplumsal katman ve sınıfların yaşama aktif bir biçimde katılmasını sağlamaya yönelik bir bilgi taşıyıcısı" olarak tanımlar; toplumda ve üyeleri arasında dayanışma duygu ve bilincinin geliştirilmesine özel bir önem verir.
Kriz Bağlamında Sınıf Mücadelesi ve Politika - Sınıf İlişkisi

Bugün sol kamuoyunda en çok sorulan soru, ekonomi ile siyaset ilişkisi içinde, işçi sınıfının konumu ve hegemonik rolüyle ilgili olan tartışmadır. Bunun bu konjuktürde yoğun olarak tartışılmasının nesnel bir temeli de var. Sınıf mücadelesinde, sınıfın kendi rolünü oynayamaması, dolayısıyle kendi ideolojik ve politik zeminlerinden kayarak, sınıf dışı akımlar tarafından belirlenir hale geliyor olması tartışmanın en kritik noktasıdır. Küresel kapitalizm, ideolojide post- modernizmi, politikada liberalizmi üretmeye devam ediyor. Böyle bir nesnel geçiş sürecinde sınıf bağlamında, ilk iş olarak, sınıf mücadelesi bağlamında, siyaset ve sınıf ilişkisini, dolayısıyle bu sürecin temelini de belirlemiş olan, ekonomi ile siyaset ilişkisini (aynı bağlamda devlet ile ilişkisini) ele almağa çalışacağız. Stratejik denklemin kurulamamasında önem taşıyan işçi sınıfının kimi sorunlarını tartışma imkanı bulacağız. Böylece devrimci sınıf stratejisinin kurulmasında bu tartışma, ilerletici bir rol oynarsa bundan mutluluk duyacağız.

a-ekonomi ile siyaset ilişkisi bağlamında devletin rolü;

Marksist siyaset kuramının en önemli sorunsalından birisi, kapitalist üretim sisteminin egemen olduğu toplumlarda, ekonomi ile politika arasındaki ilişkidir. Şimdilik bu ilişkinin ayrıntılı bir analizinden çok, geçiş sürecinde sınıfların rolü açısından değerlendirmesinin daha anlaşılır olacağını düşünüyorum. Bu ilişkinin merkezinde ve görünür yapısında, politikanında ana sorunu olan devlet ile toplumsal yapı ilişkisi bulunur. Dolayısıyle egemen sınıf olan burjuvazi ile devlet ilişkisi ve buradan haraketle toplumsal yapılarla ilişkisi önem taşır. Kapitalist toplum biçimlerinde, devlet, ekonominin kurumsal yapılarından ayrışmıştır. Ancak bu ayrışma, sistemin alt yapısından, dolayısıyle bütün toplumsal yapılarından bağımsızlaştığı anlamına gelmez. Tersine ekonominin yasaları tarafından belirlenir. Gerçekte kapitalizmde, bütün toplumsal ilişkiler, özellikle ekonomik alan ile siyasal alan aynı temel yapıdan kaynaklanır. Sömürü ile birlikte oluşan yapı, bu iki alanın birleşmesinden meydana gelmiştir. Bu nedenle Marx, ekonomik sömürünün biçimlendirdiği tüm toplumsal yapılar (devlet-siyaset vb ), ekonominin yapılardan bağımsız ele alınamayacağını göstermişitir. Devletin rolü, üretim sürecini doğrudan örgütlemek değil, ama üretimin kapitalist yapısının işlevsel koşullarını hazırlamaktır. Haklı olarak buradan çıkan sonuç şudur; kapitalist üretim sisteminde, ekonomik yapılar ile devletin örgütsel yapıları arasında doğrudan bir bağ olsa da, bu yapılar bir ve aynı şey değildir. Yani türdeş bir yapıyı ifade etmezler. Özellikle kapitalizmin bu yeni evresinde, ‚ulusal’ devletleri aşındıran ve karşılıklı bağımlılık ilişkilerini geliştiren uluslararası sermayenin global yapısı, bu ayrışmayı da derinleştirmiştir. Ancak anlaşılması gereken devlet yapılarının düne göre sermayenin işlevini görmesi anlamında, ‘ulusal’ karakterlerini de aşındırarak uluslararası bağımlılığın artmasıdır. Bu anlamda burjuvazi ile devlet ilişkisi karşımıza tarihsel bir ilişki olarak gelmiştir. Bu dünde böyleydi, ama bugün sermayenin uluslararası rolü açısından daha anlaşılır bir hale gelmiş olmasıdır. Bağımlılığın artması, devlet ile egemen sınıfların özdeş birer yapı olduğu anlamına gelmez.

Kapitalizmde sömürü, ekonomik bir olgu olarak siyasetten ayrışmıştır. Çünkü, kapitalist sömürü mülksüzleştirmeye dayanır. Sermaye emeği pazarda bir meta olarak satın alarak sömürüsünü gerçekleştirir. Üretim araçlarına sahip olmayan işçi, kendi ürettiği ürünlerden yoksundur. Böylece onun emeği pazarda metaya dönüşür. Böylece metaların pazarda birbirleriyle ilişkiye geçme sürecinde sömürü de gizlenmiş olur. Yani artık değer gizlenmiş olur. Bunun görünür nedeni, emek gücünün değeri ile yaratılan maddi değerler arasında ki ilişki ve bağların kopartılmış olmasıdır. Siyasal iktidarın sınıfsal kaynağı, ekonomik ve politik yapının bütünselliğinde saklıdır. İşte iktidarın bu yapısal kaynağına karşın, sömürü salt ekonomik bir olgu olarak görülür. Kapitalist üretim tarzında sömürü, esas olarak ekonomik ve siyasal alan üzerinde ortak bir kaynaşmayı ifade eder. Bu iki alanının böyle bir bütünsel özelliği vardır. Bu noktada devletin rolü anlaşılır; onun rolü, pazarın düzenlemesiyle birlikte egemenlik yasalarını çıkararak ve sermayenin güvenliği için örgütleri yaratarak, hem sömürünün yapısal güvencelerini sağlamış olur, hem de sınıf iktidarını gerçekleştirmiş olur. Buradan çıkarmamız gereken sonuç şudur; ekonomik alan ile siyasal alan bir karşıtlık içinde bulunmaz, tersine birbirini tamamlayan yapısal alan ve örgütlerin kurulması anlamında bir bütünü ifade eder. Ancak kapitalist egemen yapı, bu ilişkiyi örter ve birbiriyle olan bağını görünürde ortadan kaldırmaya çalışır. Bunun nedeni, devletin kamuoyu karşısında hem sözde ‘bağımsız’olduğunu göstermek, hem de siyasal iktidarını meşrulaştırmak amacı taşıyor olmasıdır. Böylece ekonomik yapıyı, toplumsal ve siyasal ilişkilerden kopartarak, ideolojik ve politik egemenliğini kurmaya yol açar. Mesela bugün, küresel kapitalist yapının ideolojik söylemleri olan; ‘pazarın özgürlüğü siyasal özgürlüğü de sağlar’, ‘insan haklarına dayalı demokratik ilişkilere yol açar’, ‘sistem bağırsaklarından temizlenir’, ‘temiz toplum’ ya da ‘demokrasi mücadelesi ekonomik eşitsizlikleri azaltır veya ortadan kaldırır’vb.gibi ileri sürülen birçok liberal tez ile ideolojik hegemonya sağlanmış olur. Oysa toplumsal ilişkiler, emek sermaye arasında ki ilişkiden bağımsız değildir. Üretim sürecinden dolaşım sürecine kadar ortaya çıkan bir dizi ilişki, aynı zamanda toplumsal ilişkilerinin de temelidir. Kuşkusuz bu sermaye birikim sürecinin doğal bir sonucudur. Çünkü kapitalist sistemin varlığı ve yeniden üretimi pazar ilişkiler sistemine bağlıdır. Bu nedenle ekonomik yapının toplumsal ilişkilerden bağımsız olmadığını söylerken Marx’ın, haraket noktası burasıydı. Zira kapitalizmin ana mantığı bu iktidar ilişkilerinde olduğu için, sömürüye karşı mücadeleyi aynı zamanda politik mücadele olarak görmüştür.

b-sınıf ile siyasal iktidar ilişkisi;

Sınıf mücadelesi ile devletin konumu ve bu ilişkinin sınıfsal görünümü, sürekli olarak tartışmalı bir konu olmuştur. Çok farklı kavramlar geliştirilse de unutulmaması gereken nokta şudur; politik mücadelenin esas yönelimi stratejik olarak, sınıf iktidarının biçimi olan devlettir. Sonuçta çağdaş marksistler olarak da bilinen bazı düşünürlere göre, devletin göreli özerkliği ya da özgünlük gibi kavramlar geliştirilse de, durum bu gerçeği değiştirmeye yetmiyor. Kuşkusuz ekonomik yapı, devletin egemen sınıf çıkarlarının basit bir nesnesi olmadığı açıktır. Politikanın veya devletin göreli özerkliği olsa da, bu yapıların sınıflardan bağımsız olmadığı haraketimizin ilk çıkış uğrağıdır. Eğer bu yapıları birbirinden kopartırsak şu yanlışa düşmüş oluruz; politika ile devletin kurumsal yapılarını özdeşleştirmek. Böyle bir yanılsama zorunlu olarak, ekonomi ile politik yapıları ve birbirleriyle ilişkilerini anlamak veya somutlamak açısından zorlanırız. Ekonominin son kertede belirleyici olmasından anlaşılması gereken, politik ve ideolojik yapıların, sermayenin haraket yasalarından ve onun sınıfsal doğasından kaynaklanmış olduğu gerçeğidir. Her birinin özgünlüğünü reddetmeden bu iki alan veya yapının, esas ayağı olan ve onları son noktada belirleyen ekonomik yapının gözardı edilmesi anlamına gelir.

Göreli özerklik konusunda yapılan bütün değerlendirmeler, hangi düzeyde tartışılıyor olursa olsun, belirttiğimiz gibi sınıflardan ve sınıf mücadelesinden bağımsız değildir. Ancak burada kritik bir nokta daha vardır; gerçek bu olsa da, ideolojik ve politik yapıların pratiğinde farklılıklar veya özgünlükler yok sayılamaz. Burada devletin öne çıkan rolü ile konjotürel olarak sermayenin öne çıkan gündelik pratiklerinde her zaman bir türdeşlik gözlenmeyebilinir. Marksist teori, devlet içindeki çatışmalı yapıların varlığını hiçbir zaman gözardı etmez. Ancak bunlar, sınıflar arasındaki temel çelişkinin şu veya bu şekilde dışa vurumu anlamına gelir. Bu durum özellikle son krizle birlikte somut bir şekilde açığa çıkmıştır. Devletin ilk hedefi düzeni ve bütünlüğü korumak olarak anlaşılacaksa, sermayenin gündelik çıkarları ile bir sürtüşme içinde olması da anlaşılabilir birşeydir. Ama buradan çıkarmamız gereken sonuç şu olmalıdır; sınıf mücadelesi, sermayenin uzun erimli çıkarlarının bekçiliğini yapan devlete karşı stratejik bir konumlanma içinde olmadan kendi nihai hedefini gerçekleştirmesi de olanaksızdır. Artık devletin niteliği politik bir karaktere dönüşmüştür. Bu dünde böyleydi, hele bugün çok daha anlaşılır bir hale geldiği için bugünde böyledir. Egemenliğin sağlanmasının yolu, devlet ile sınıf arasındaki ilişkinin içinde içseldir. İster ideolojik veya politik düzeyde olsun, isterse ekonomik düzeyde olsun, devletin bütün işlevleri, egemen sınıfın iktidarının kurulup sağlanmasıdır. Bu aynı zamanda politik bir iktidar anlamına gelir. Dolayısıyle sınıf mücadelesi denildiğinde esas olarak politik mücadele olarak anlaşılması da buradan gelir. Ancak şu yanlış ülkemizde çok sık yapıla gelmiştir; politik mücadele her düzeyde ve her zaman bir sınıf mücadelesi değildir. Çünkü egemen yapı olan devlet, salt sınıf ilişkilerine tekabül etmez. Aynı zamanda sınıf ilişkilerine takabül etmeyen çeştli işlevlerle de donanmıştır. Bunun nedeni devletin, salt kapitalist üretim içindeki işlevi veya yer alması değil, aynı zamanda bir bütünü ifade etmesi anlamında üretim işlevi dışındaki pratiklerle de donanmış olmasıdır. Zira marksizm kuramında, politika ile siyaset arasında ki ilişki, egemen yapı olan kapitalist üretim sisteminin toplumsal görünümü içinde ele almayı zorunlu kılmıştır. Sınıf mücadelesi dediğimizde, anlaşılması gereken çelişki ve çatışmalı noktaların toplumsal yapıya yansıması ve onun pratikleridir. Çünkü sınıfların varlık koşulu, kendini bu toplumsal form içinde, başka bir deyişle sınıf mücadelesinin içinde kendilerini kurarlar. Dolayısıyla sınıf mücadelesinin farklı biçimleri, ister ekonomik, poltik veya ideolojik-kültürel olsun, bunun temelinde sınıfların iktidar mücadelesi yatar.

Burada şu ayrımın üzerinde önemle durulması gerekir sanıyorum; sınıf politikaları ile sınıf pratikleri de her zaman aynı düzeyde bir paralellik taşımaz. Bunun nedeni, üretim ilişkileri ile ekonomik sınıf mücadelesinin eşdeğer olmaması gerçeğidir. Dolayısıyle bu politik mücadeleye yansıma düzeyinde de farklı momentler olduğunu, dolayısıyle devletin politik yapısıyla, politik sınıf mücadelesinin de eşdeğer olmadığını gösterir. ‘Çünkü’ diyor Tülin Öngen  ‘ne üretim ilişkisi ne ideolojik ve siyasal pratikler ne de devlet aygıtı sınıfla özdeştir. Bundan ötürü, toplumsal ilişkiler ile sınıf pratikleri arasında ki bağın nasıl kurulacağı sorunu (sınıf siyaseti sorunsalı), politik sınıf mücadelesi paradigmasının en çetrefil meselesidir.’ (İktisat Dergisi. Nisan 99. sayı.388.s.31)

Bilindiği gibi marksizm, devletin üst yapısıyla diğer toplumsal yapılar arasında ki farklılığı öngörür. Bunun için, egemen sınıfın politikaları ile devletin üst yapısından kaynaklanan pratik olgular arasında da her zaman bir özdeşliğin olmadığını varsayar. Örnegin içinden geçtiğimiz bugünlerde, krize çözüm ve yanıtlarda ortaya çıkan pratikler, TÜSİAD ile devlet iktidarının, sorunun politik çözümünde farklılıkları açığa çıkarmıştır. Bu süreç yeni de değildir. 90’lardan bu yana büyük burjuvazi ile derin devlet arasında ki krize çözüm önerileri veya yeniden yapılanma modellerinde sürekli bir sürtüşme olmuştur. Her zaman devletin politik pratikleri egemen olsa da, şimdi ki krize yanıtta, global sermayenin ve onunla örtüşen TÜSİAD’ın politikalarında ki baskın gücü görmek mümkündür. İşte bu iki tür pratik arasında gerçekleşen politik sınıf egemenliğinde, IMF ve DB. nezdinde uluslararası sermayenin, egemen politik iktidarın ‘yeniden yapılanma’ süreci bağlamında ki baskın gücü kendini daha anlaşılır bir şekilde göstermiştir. Ancak devlet iktidarının yapısal statükocu özelliği nedeniyle, nasıl bir sonuca yol açar, bu hala belirsizdir.

Şimdi en kritik noktaya geliyoruz; bilindiği gibi işçi sınıfının birçok nedenin üst üste düşmesiyle kendi tarihsel rolünü yerine getiremediğinden haraketle, sınıfın tarihsel rolüne kuşkuyla bakılmış (biz bunu ‘İşçi Sınıfının Anatomisi’nde ayrıntılı olarak incelemiştik. Konumuz bu olmadığı için bu noktaya girmiyoruz) ve buradan artık sınıf mücadelesinin olmadığı gibi yanılsamalı bir sonuç da çıkarılmıştır. Sınıf mücadelesini, saf ekonomik mücadele düzeyinde ele alır ve onu politik mücadelenin ana hedefi devlet iktidarı olarak görmezsek, belki daha çok ‘saf’ bir sınıf mücadelesi pratiğini de arayacağız demektir. Oysa Lenin, ekonomik mücadele ile politik mücadele ayrımından yola çıkarak, politik mücadelenin ekonomik mücadeleden ibaret olmadığını söylerken ve politik mücadelenin ana hedefi siyasal iktidardır derken bunu kastediyordu. Ekonomistler ise, ekonomik mücadele ile politik mücadele ayrımını görmeyerek, politik mücadelenin ekonomik mücadelenin yoğunlaştırılmış bir biçimi olarak görmüşlerdi. Eğer ekonomik mücadele politik perspektiften yoksun bir mücadele düzeyi olarak ele alınırsa (sendikalizmin çıkmazı burasıdır), sistem içi bir mücadele içinde kalacağı anlamına gelir. Politik mücadele olmadan, egemen yapının ekonomik ve toplumsal temeli de ortadan kaldırılamaz. Demek ki sınıf mücadelesi sorunsalını ele alırken, mutlak düzeyde determinist bir mantık da diyeceğimiz, ekonomik yapı ve süreçler ile sınıf mücadelesi arasında soyutlama düzeyinde ki bir ilişkiye dayanmaz. Öyle olsaydı işçi kendiliğinden politik bir bilince de kavuşurdu. Ekonomik yapı ile politik yapılar arasında mutlak bir parallelik yoktur. Demek ki sınıf mücadelesi, sınıfın oynadığı rolle ilgili olduğu kadar (ki eğer sınıf bilinç ve örgütlülük düzeyi ile katılıyorsa ‘kendisi için sınıf’ mücadele düzeyidir, yoksa hala ‘kendinden’sınıf düzeyidir) toplumsal mücadele süreçlerinin toplamı olarak görülmelidir. Bu ideolojik, politik veya ekonomik mücadele süreçlerinin toplamı anlamına gelir.

devam

 

Ana Sayfa

Vakıf | Etkinlikler | Çalışma Grupları | Yayınlar | Görüşler | Bağlantılar | Mektup