Kriz
Bağlamında Sınıf Mücadelesi ve Politika -
Sınıf İlişkisi
Bugün
sol kamuoyunda en çok sorulan soru, ekonomi ile siyaset ilişkisi içinde,
işçi sınıfının konumu ve hegemonik rolüyle ilgili olan tartışmadır.
Bunun bu konjuktürde yoğun olarak tartışılmasının nesnel bir
temeli de var. Sınıf mücadelesinde, sınıfın kendi rolünü
oynayamaması, dolayısıyle kendi ideolojik ve politik
zeminlerinden kayarak, sınıf dışı akımlar tarafından
belirlenir hale geliyor olması tartışmanın en kritik noktasıdır.
Küresel kapitalizm, ideolojide post- modernizmi, politikada
liberalizmi üretmeye devam ediyor. Böyle bir nesnel geçiş sürecinde
sınıf bağlamında, ilk iş olarak, sınıf mücadelesi bağlamında,
siyaset ve sınıf ilişkisini, dolayısıyle bu sürecin temelini
de belirlemiş olan, ekonomi ile siyaset ilişkisini (aynı bağlamda
devlet ile ilişkisini) ele almağa çalışacağız. Stratejik
denklemin kurulamamasında önem taşıyan işçi sınıfının kimi
sorunlarını tartışma imkanı bulacağız. Böylece devrimci sınıf
stratejisinin kurulmasında bu tartışma, ilerletici bir rol
oynarsa bundan mutluluk duyacağız.
a-ekonomi
ile siyaset ilişkisi bağlamında devletin rolü;
Marksist
siyaset kuramının en önemli sorunsalından birisi, kapitalist üretim
sisteminin egemen olduğu toplumlarda, ekonomi ile politika arasındaki
ilişkidir. Şimdilik bu ilişkinin ayrıntılı bir analizinden çok,
geçiş sürecinde sınıfların rolü açısından değerlendirmesinin
daha anlaşılır olacağını düşünüyorum. Bu
ilişkinin merkezinde ve görünür yapısında, politikanında ana
sorunu olan devlet ile toplumsal yapı ilişkisi bulunur. Dolayısıyle
egemen sınıf olan burjuvazi ile devlet ilişkisi ve buradan
haraketle toplumsal yapılarla ilişkisi önem taşır. Kapitalist
toplum biçimlerinde, devlet, ekonominin kurumsal yapılarından ayrışmıştır.
Ancak bu ayrışma, sistemin alt yapısından, dolayısıyle bütün
toplumsal yapılarından bağımsızlaştığı anlamına gelmez.
Tersine ekonominin yasaları tarafından belirlenir. Gerçekte
kapitalizmde, bütün toplumsal ilişkiler, özellikle ekonomik alan
ile siyasal alan aynı temel yapıdan kaynaklanır. Sömürü ile
birlikte oluşan yapı, bu iki alanın birleşmesinden meydana gelmiştir.
Bu nedenle Marx, ekonomik sömürünün biçimlendirdiği tüm
toplumsal yapılar (devlet-siyaset vb ), ekonominin yapılardan bağımsız
ele alınamayacağını göstermişitir. Devletin rolü, üretim sürecini
doğrudan örgütlemek değil, ama üretimin kapitalist yapısının
işlevsel koşullarını hazırlamaktır. Haklı olarak buradan çıkan
sonuç şudur; kapitalist üretim sisteminde, ekonomik yapılar ile
devletin örgütsel yapıları arasında doğrudan bir bağ olsa da,
bu yapılar bir ve aynı şey değildir. Yani türdeş bir yapıyı
ifade etmezler. Özellikle kapitalizmin bu yeni evresinde,
‚ulusal’ devletleri aşındıran ve karşılıklı bağımlılık
ilişkilerini geliştiren uluslararası sermayenin global yapısı,
bu ayrışmayı da derinleştirmiştir. Ancak anlaşılması gereken
devlet yapılarının düne göre sermayenin işlevini görmesi
anlamında, ‘ulusal’ karakterlerini de aşındırarak
uluslararası bağımlılığın artmasıdır. Bu anlamda burjuvazi
ile devlet ilişkisi karşımıza tarihsel bir ilişki olarak gelmiştir.
Bu dünde böyleydi, ama bugün sermayenin uluslararası rolü açısından
daha anlaşılır bir hale gelmiş olmasıdır. Bağımlılığın
artması, devlet ile egemen sınıfların özdeş birer yapı olduğu
anlamına gelmez.
Kapitalizmde
sömürü, ekonomik bir olgu olarak siyasetten ayrışmıştır. Çünkü,
kapitalist sömürü mülksüzleştirmeye dayanır. Sermaye emeği
pazarda bir meta olarak satın alarak sömürüsünü gerçekleştirir.
Üretim araçlarına sahip olmayan işçi, kendi ürettiği ürünlerden
yoksundur. Böylece
onun emeği pazarda metaya dönüşür. Böylece metaların pazarda
birbirleriyle ilişkiye geçme sürecinde sömürü de gizlenmiş
olur. Yani artık değer gizlenmiş olur. Bunun
görünür nedeni, emek gücünün değeri ile yaratılan maddi değerler
arasında ki ilişki ve bağların kopartılmış olmasıdır. Siyasal
iktidarın sınıfsal kaynağı, ekonomik ve politik yapının bütünselliğinde
saklıdır. İşte iktidarın bu yapısal kaynağına karşın,
sömürü salt ekonomik bir olgu olarak görülür. Kapitalist üretim
tarzında sömürü, esas olarak ekonomik ve siyasal alan üzerinde
ortak bir kaynaşmayı ifade eder. Bu iki alanının böyle bir bütünsel
özelliği vardır. Bu noktada devletin rolü anlaşılır; onun rolü,
pazarın düzenlemesiyle birlikte egemenlik yasalarını çıkararak
ve sermayenin güvenliği için örgütleri yaratarak, hem sömürünün
yapısal güvencelerini sağlamış olur, hem de sınıf iktidarını
gerçekleştirmiş olur. Buradan çıkarmamız gereken sonuç şudur;
ekonomik alan ile siyasal alan bir karşıtlık içinde bulunmaz,
tersine birbirini tamamlayan yapısal alan ve örgütlerin kurulması
anlamında bir bütünü ifade eder. Ancak kapitalist egemen yapı,
bu ilişkiyi örter ve birbiriyle olan bağını görünürde
ortadan kaldırmaya çalışır. Bunun nedeni, devletin kamuoyu karşısında
hem sözde ‘bağımsız’olduğunu göstermek, hem de siyasal
iktidarını meşrulaştırmak amacı taşıyor olmasıdır. Böylece
ekonomik yapıyı, toplumsal ve siyasal ilişkilerden kopartarak,
ideolojik ve politik egemenliğini kurmaya yol açar. Mesela bugün,
küresel kapitalist yapının ideolojik söylemleri olan; ‘pazarın
özgürlüğü siyasal özgürlüğü de sağlar’, ‘insan haklarına
dayalı demokratik ilişkilere yol açar’, ‘sistem bağırsaklarından
temizlenir’, ‘temiz toplum’ ya da ‘demokrasi mücadelesi
ekonomik eşitsizlikleri azaltır veya ortadan kaldırır’vb.gibi
ileri sürülen birçok liberal tez ile ideolojik hegemonya sağlanmış
olur. Oysa toplumsal ilişkiler, emek sermaye arasında ki ilişkiden
bağımsız değildir. Üretim sürecinden dolaşım sürecine
kadar ortaya çıkan bir dizi ilişki, aynı zamanda toplumsal ilişkilerinin
de temelidir. Kuşkusuz bu sermaye birikim sürecinin doğal bir
sonucudur. Çünkü kapitalist sistemin varlığı ve yeniden üretimi
pazar ilişkiler sistemine bağlıdır. Bu nedenle ekonomik yapının
toplumsal ilişkilerden bağımsız olmadığını söylerken
Marx’ın, haraket noktası burasıydı. Zira kapitalizmin ana mantığı
bu iktidar ilişkilerinde olduğu için, sömürüye karşı mücadeleyi
aynı zamanda politik mücadele olarak görmüştür.
b-sınıf
ile siyasal iktidar ilişkisi;
Sınıf
mücadelesi ile devletin konumu ve bu ilişkinin sınıfsal görünümü,
sürekli olarak tartışmalı bir konu olmuştur. Çok farklı
kavramlar geliştirilse de unutulmaması gereken nokta şudur; politik
mücadelenin esas yönelimi stratejik olarak, sınıf iktidarının
biçimi olan devlettir. Sonuçta çağdaş marksistler olarak da
bilinen bazı düşünürlere göre, devletin göreli özerkliği ya
da özgünlük gibi kavramlar geliştirilse de, durum bu gerçeği
değiştirmeye yetmiyor. Kuşkusuz ekonomik yapı, devletin egemen sınıf
çıkarlarının basit bir nesnesi olmadığı açıktır. Politikanın
veya devletin göreli özerkliği olsa da, bu yapıların sınıflardan
bağımsız olmadığı haraketimizin ilk çıkış uğrağıdır. Eğer
bu yapıları birbirinden kopartırsak şu yanlışa düşmüş
oluruz; politika ile devletin kurumsal yapılarını özdeşleştirmek.
Böyle bir yanılsama zorunlu olarak, ekonomi ile politik yapıları
ve birbirleriyle ilişkilerini anlamak veya somutlamak açısından
zorlanırız. Ekonominin son kertede belirleyici olmasından anlaşılması
gereken, politik ve ideolojik yapıların, sermayenin haraket
yasalarından ve onun sınıfsal doğasından kaynaklanmış olduğu
gerçeğidir. Her birinin özgünlüğünü reddetmeden bu iki
alan veya yapının, esas ayağı olan ve onları son noktada
belirleyen ekonomik yapının gözardı edilmesi anlamına gelir.
Göreli
özerklik konusunda yapılan bütün değerlendirmeler, hangi düzeyde
tartışılıyor olursa olsun, belirttiğimiz gibi sınıflardan ve
sınıf mücadelesinden bağımsız değildir.
Ancak burada kritik bir nokta daha vardır; gerçek bu olsa da,
ideolojik ve politik yapıların pratiğinde farklılıklar veya özgünlükler
yok sayılamaz. Burada devletin öne çıkan rolü ile konjotürel
olarak sermayenin öne çıkan gündelik pratiklerinde her zaman bir
türdeşlik gözlenmeyebilinir. Marksist teori, devlet içindeki çatışmalı
yapıların varlığını hiçbir zaman gözardı etmez. Ancak
bunlar, sınıflar arasındaki temel çelişkinin şu veya bu şekilde
dışa vurumu anlamına gelir. Bu durum özellikle son krizle
birlikte somut bir şekilde açığa çıkmıştır. Devletin ilk
hedefi düzeni ve bütünlüğü korumak olarak anlaşılacaksa,
sermayenin gündelik çıkarları ile bir sürtüşme içinde olması
da anlaşılabilir birşeydir. Ama buradan çıkarmamız gereken
sonuç şu olmalıdır; sınıf mücadelesi, sermayenin uzun
erimli çıkarlarının bekçiliğini yapan devlete karşı
stratejik bir konumlanma içinde olmadan kendi nihai hedefini gerçekleştirmesi
de olanaksızdır. Artık devletin niteliği politik bir
karaktere dönüşmüştür. Bu dünde böyleydi, hele bugün çok
daha anlaşılır bir hale geldiği için bugünde böyledir.
Egemenliğin sağlanmasının yolu, devlet ile sınıf arasındaki
ilişkinin içinde içseldir. İster ideolojik veya politik düzeyde
olsun, isterse ekonomik düzeyde olsun, devletin bütün işlevleri,
egemen sınıfın iktidarının kurulup sağlanmasıdır. Bu aynı
zamanda politik bir iktidar anlamına gelir. Dolayısıyle sınıf mücadelesi
denildiğinde esas olarak politik mücadele olarak anlaşılması da
buradan gelir. Ancak şu yanlış ülkemizde çok sık yapıla gelmiştir;
politik mücadele her düzeyde ve her zaman bir sınıf mücadelesi
değildir. Çünkü egemen yapı olan devlet, salt sınıf ilişkilerine
tekabül etmez. Aynı zamanda sınıf ilişkilerine takabül etmeyen
çeştli işlevlerle de donanmıştır. Bunun nedeni devletin, salt
kapitalist üretim içindeki işlevi veya yer alması değil, aynı
zamanda bir bütünü ifade etmesi anlamında üretim işlevi dışındaki
pratiklerle de donanmış olmasıdır. Zira marksizm kuramında,
politika ile siyaset arasında ki ilişki, egemen yapı olan
kapitalist üretim sisteminin toplumsal görünümü içinde ele
almayı zorunlu kılmıştır. Sınıf mücadelesi dediğimizde,
anlaşılması gereken çelişki ve çatışmalı noktaların
toplumsal yapıya yansıması ve onun pratikleridir. Çünkü sınıfların
varlık koşulu, kendini bu toplumsal form içinde, başka bir deyişle
sınıf mücadelesinin içinde kendilerini kurarlar. Dolayısıyla sınıf
mücadelesinin farklı biçimleri, ister ekonomik, poltik veya
ideolojik-kültürel olsun, bunun temelinde sınıfların iktidar mücadelesi
yatar.
Burada
şu ayrımın üzerinde önemle durulması gerekir sanıyorum; sınıf
politikaları ile sınıf pratikleri de her zaman aynı düzeyde bir
paralellik taşımaz. Bunun nedeni, üretim ilişkileri ile ekonomik
sınıf mücadelesinin eşdeğer olmaması gerçeğidir. Dolayısıyle
bu politik mücadeleye yansıma düzeyinde de farklı momentler olduğunu,
dolayısıyle devletin politik yapısıyla, politik sınıf mücadelesinin
de eşdeğer olmadığını gösterir. ‘Çünkü’ diyor Tülin
Öngen
‘ne üretim ilişkisi ne ideolojik ve siyasal pratikler ne
de devlet aygıtı sınıfla özdeştir. Bundan ötürü, toplumsal
ilişkiler ile sınıf pratikleri arasında ki bağın nasıl
kurulacağı sorunu (sınıf siyaseti sorunsalı), politik sınıf mücadelesi
paradigmasının en çetrefil meselesidir.’ (İktisat Dergisi.
Nisan 99. sayı.388.s.31)
Bilindiği
gibi marksizm, devletin üst yapısıyla diğer toplumsal yapılar
arasında ki farklılığı öngörür. Bunun için, egemen sınıfın
politikaları ile devletin üst yapısından kaynaklanan pratik
olgular arasında da her zaman bir özdeşliğin olmadığını
varsayar.
Örnegin içinden geçtiğimiz bugünlerde, krize çözüm ve yanıtlarda
ortaya çıkan pratikler, TÜSİAD ile devlet iktidarının, sorunun
politik çözümünde farklılıkları açığa çıkarmıştır. Bu
süreç yeni de değildir. 90’lardan bu yana büyük burjuvazi ile
derin devlet arasında ki krize çözüm önerileri veya yeniden yapılanma
modellerinde sürekli bir sürtüşme olmuştur. Her zaman devletin
politik pratikleri egemen olsa da, şimdi ki krize yanıtta, global
sermayenin ve onunla örtüşen TÜSİAD’ın politikalarında ki
baskın gücü görmek mümkündür. İşte bu iki tür pratik arasında
gerçekleşen politik sınıf egemenliğinde, IMF ve DB. nezdinde
uluslararası sermayenin, egemen politik iktidarın ‘yeniden yapılanma’
süreci bağlamında ki baskın gücü kendini daha anlaşılır bir
şekilde göstermiştir. Ancak devlet iktidarının yapısal statükocu
özelliği nedeniyle, nasıl bir sonuca yol açar, bu hala
belirsizdir.
Şimdi
en kritik noktaya geliyoruz; bilindiği gibi işçi sınıfının
birçok nedenin üst üste düşmesiyle kendi tarihsel rolünü
yerine getiremediğinden haraketle, sınıfın tarihsel rolüne kuşkuyla
bakılmış (biz bunu ‘İşçi Sınıfının Anatomisi’nde
ayrıntılı olarak incelemiştik. Konumuz bu olmadığı için bu
noktaya girmiyoruz) ve buradan artık sınıf mücadelesinin olmadığı
gibi yanılsamalı bir sonuç da çıkarılmıştır. Sınıf mücadelesini,
saf ekonomik mücadele düzeyinde ele alır ve onu politik mücadelenin
ana hedefi devlet iktidarı olarak görmezsek, belki daha çok
‘saf’ bir sınıf mücadelesi pratiğini de arayacağız
demektir. Oysa Lenin, ekonomik mücadele ile politik mücadele ayrımından
yola çıkarak, politik mücadelenin ekonomik mücadeleden ibaret
olmadığını söylerken ve politik mücadelenin ana hedefi siyasal
iktidardır derken bunu kastediyordu. Ekonomistler ise, ekonomik mücadele
ile politik mücadele ayrımını görmeyerek, politik mücadelenin
ekonomik mücadelenin yoğunlaştırılmış bir biçimi olarak görmüşlerdi.
Eğer ekonomik mücadele politik perspektiften yoksun bir mücadele
düzeyi olarak ele alınırsa (sendikalizmin çıkmazı burasıdır),
sistem içi bir mücadele içinde kalacağı anlamına gelir.
Politik mücadele olmadan, egemen yapının ekonomik ve toplumsal
temeli de ortadan kaldırılamaz. Demek ki sınıf mücadelesi
sorunsalını ele alırken, mutlak düzeyde determinist bir mantık
da diyeceğimiz, ekonomik yapı ve süreçler ile sınıf mücadelesi
arasında soyutlama düzeyinde ki bir ilişkiye dayanmaz. Öyle
olsaydı işçi kendiliğinden politik bir bilince de kavuşurdu.
Ekonomik yapı ile politik yapılar arasında mutlak bir parallelik
yoktur. Demek ki sınıf mücadelesi, sınıfın oynadığı rolle
ilgili olduğu kadar (ki eğer sınıf bilinç ve örgütlülük düzeyi
ile katılıyorsa ‘kendisi için sınıf’ mücadele düzeyidir,
yoksa hala ‘kendinden’sınıf düzeyidir) toplumsal mücadele süreçlerinin
toplamı olarak görülmelidir. Bu ideolojik, politik veya ekonomik
mücadele süreçlerinin toplamı anlamına gelir.