KRİZ
ve GÖREVLERİMİZ ÜZERİNE
Yaşadığımız kriz toplumun tüm
kesimlerinin ve tüm bireylerin “Ne Yapmalı?” sorusunu kendilerine sormalarına yol
açmıştır. Bu sorunun yönetenler açısından cevabı açıktır:
Yönetenler, 24 Ocak 1980 ile ekonomik
çatısı, 12 Eylül 1980 ile birlikte siyasal çatısı kurulmaya başlanan; ülkemize ve
ülkemiz insanına hiçbir yarar getirmediği ve getirmeyeceği açığa çıkmış,
kendisini ve ülkeyi tüketmiş olan sistemin “yapısal reformlarla” revize edilerek
ayağa kaldırılmasını benimsemişlerdir.
Haksızlık
etmeyelim; sistemin sağlıklı yürüyebilmesi için ipliği pazara çıkmış iki
olgunun tasfiye edilmesi gerektiğini belirtmektedirler.
Bu olgulardan birincisi, siyasal düzlemdedir:
Siyasal partiler sefil durumdadır, parti başkanlarının diktası
altındadır. Ek olarak, hangi parti iktidara gelirse gelsin, bu partilerin yandaşları
devletin olanaklarını kendi çıkarları için kullanmakta, devlet hazinesini
boşaltmaktadır. O halde artık siyasi partiler yasası değiştirilmeli, namuslu,
eğitilmiş, genç kadrolar partilere girmeli ve dolayısıyla iktidara gelmelidir.
İkinci
olgu, birincisi ile ilişkili ama esas olarak ekonomik düzlemdedir: Ekonomik sistem ve
hedefler aslında iyidir; iyi olduğu da özellikle Özal döneminde yapılan dev
reformlarla kanıtlanmıştır, fakat yapılan yolsuzluklar kötüdür, özellikle
partileri dolduran seviyesiz kadrolardan kurtulunulursa yolsuzlukların ve
hortumlamaların önü alınır, kriz biter, ekonomi tıkır tıkır işler.
Bu iki olgu,
bugünkü krizdeki kısa vadeli çözümlerle ilgili özellikle işadamlarımızın
önerdiği modelleri de anlamımızı sağlamaktadır.
Birinci model “ara
rejimdir”: Ara rejim gelirse, gelenler namuslu ve eğitilmiş olacağı için
yolsuzluklara / hortumlamalara izin vermez, hatta geçmiştekileri de açığa çıkarır,
siyasi partileri ve yeteneksiz kadroları da fiili olarak askıya alacağı için sistemi
bozan parametreler devre dışı kalır ve önce krizden çıkılır, ekonomik sistem
işlemeye başlar, ardından yeni siyasi yapı, eğitilmemiş ve hırsızlığa
eğimlilerin siyasete girmemesini sağlayacak biçimde yeniden kurulur. Bu arada ara rejim
elindeki hassas terazi ile krizin yükünü herkese gerektiği gibi dağıtır.
İkinci model ise
teknokratlar hükümetidir. Yasamanın yasama olmadığı, Yürütmenin ise hükümete
gelenlerce “ortadakini yürütme” olarak algılandığı bu sistemde efendilerimizin
istediği yasal dönüşümlerin yeteri kadar hızlı yapılamayacağı
anlaşılmıştır. Ek olarak bu “siyasetçilerin” söz verseler bile ne yapacakları
belli olmaz; bu nedenle “siyasal” kadrolar bir yana çekilmelidir; hem dışarının
isteklerini hem içerinin ihtiyaçlarını iyi bilen, sistemin nasıl işlediği
konusundaki eğitilmiş çocukların oluşturacağı bir hükümet kurulmalıdır; bu
hükümet ortalığa çeki düzen verir, siyasi partiler de işadamlarımızın ve
“sivil toplum örgütlerinin” baskısıyla önlerine getirilen önerileri yasaya
dönüştürerek sistemin işlemeye başlamasına katkıda bulunur. Bu süreç
içerisinde, zaten sistemi işlerliğe kavuşturarak rüştünü kanıtlayan bu çocuklar,
siyasete de soyunur, kendi siyasal partilerini kurar, kendileri gibi eğitimli, içerisini
ve dışarısını bilen kadroları da yanlarına alır, zamanı geldiğinde yapılacak
seçimlerde de halk başarıyı değerlendirerek, bu kadroları seçer; böylece hem
siyaset, hem ekonomi hem de ülke kurtulmuş olur.
Gerçekten bu
modelleri uygulamaya almadan bugünkü yapıyla krizden çıkış için çizilen rota da
aynıdır: Her nasılsa farkına varılarak bulunmuş olan (!) ve görevi kabul etmesi
bile bir lütuf sayılması gereken, üç dil konuşan, dünyanın her köşesinde
tanıdığı olan zaten okulunu da birinciler arasında bitirmiş sayın devlet
bakanımız, ülkemize geldikten sonra saat altılarda toplantılar yaparak çalışmaya
başlamış, içerideki durumu hızla kavrayarak, dışarıya yönelmiş, oradakilerle de
durumu analiz ederek çözümleri saptamış ve daha ülkemize dönmeden 15 günde 15 yasa
diyerek istikameti göstermiştir. Fakat yine eğitimsiz ve çıkar düşkünü
siyasetçiler kendi önlerine konan görevi yapmak konusunda -TELEKOM örneğinde olduğu
gibi- ayak diremekte, devlet bakanımızın hızına yetişememekte, THY örneğinde
olduğu gibi koşulların gereklerine uyum sağlayamamaktadırlar. Oysa, durumun farkında
olsalar ve bu hıza uyum sağlasalar, kriz aşılır, dışarıdan paralar gelir, kurumlar
satılır, dolayısıyla içeriden piyasalar açılır ve ekonomi tekrar yoluna girer.
Yönetenler
açısından önerilen modeller bunlardır.
Bu arada tüm bu
karmaşa arasında yönetenler açısından ön planda olan iki noktayı açığa
çıkarmak gerekmektedir.
- Birincisi,
bu krizin şimdiye dek yaşanan en büyük kriz olduğu noktasında ulusal uzlaşma
sağlanması gerekir. Bu kadar büyük krizde herkes üzerine düşeni yapmalıdır:
Yönetilen kesimlerin üzerine işsiz, aşsız kalmak, şimdiye dek çalıştıkları
ücretlerin yarısına, dörtte birine çalışmak görevi düşmektedir. Hatta işini
hangi koşullarda olursa olsun koruyanlar, herşeyi bir yana bırakmalı, durumlarına
şükretmelidir. Bu görevi üstlenmek vatanseverlik görevidir. Üstlenmezlerse kriz
derinleşir, daha uzun süre aşsız, işsiz kalırlar ve hatta intihar ederler. Tersine
bir çaba, yani durumu kabullenmemek ise ne durumda olduğumuzu anlamamaktır, vatana
ihanettir. Durumu herkes anlamalıdır, kriz en büyük krizdir, katlanmak gerekir.
- İkinci
noktada ise egemenlerin kendi aralarındaki sorunlar ve çekişmeler ön plana
çıkmaktadır. Bu alanın aktörleri, ülkemiz ile ilişkisi olan tüm dışarıdakiler,
içeride de esas olarak hükümet, bankacılar ve sanayicilerdir. Bunlar arasında, krizin
esas sorumluluğu konusunda tam bir kapışma yaşanmakta ve krizin yükünü diğer
kesimin çekmesi istenmektedir. IMF, Dünya Bankası, Bankalar ve Sanayicilerimiz daha
önce de belirtildiği gibi, krizin tüm suçunu siyasetçilere yıkmakta görüş
birliği içinde olmalarının yanısıra, her biri kendileri dışındaki diğer
kesimlerin de göreli sorumluluğu olduğunu belirtmekte, bu sorumluluk ölçüsünde
yükü omuzlamasını istemektedir. Bu sorumluluğu karşı tarafın üstlenmemesi
durumunda ise bu yükü yine devletin üstlenmesi gerektiği belirtmektedir. Kredi
taksitleri, dolar operasyonları v.b. arkasında olan budur.
Tablonun tamamlanması için belirtilmesi
gereken son bir nokta daha bulunmaktadır: Hükümet, krize müdahale etmekte tam bir acz
göstermekte, gerçekten rutin mekanizmalarını dahi zorla çalıştırmaktadır. Fakat
ülkede yönetenlerin halihazırda deneyebileceği bir hükümet modeli de kalmamıştır.
Bu nedenle, ülkeyi krize sokanların gitmesi ve yerine yedektekilerin gelmesi modeli de
kullanılamamaktadır.
YÖNETİLENLERİN DURUMU
Duruma yönetilenler
açısından bakıldığında da daha iyi bir tablo görülmemektedir.
Bu saptama ilk bakışta, yanlış bir
saptama olarak değerlendirilebilir. Özellikle, krizin sonuçları günlük hayatta daha
fazla ortaya çıkmaya başladıkça yönetilen sınıf ve katmanlar daha fazla
hareketlenmekte, tepkilerini ortaya koymaktadırlar. Türkiye’de genel olarak sistemin
payandası olan ve hemen hemen tüm toplumsal hareketlilik dönemlerinde yönetenlerin
yanında yer alan esnaflar, ülkenin dört bir tarafında ayağa kalkmışlardır. Emek
Platformu ilk defa alternatif bir programı ortaya koymuş, ayrıca platformun sınıfsal
tabanı, platforma katılan yeni meslek örgütleri nedeniyle genişlemiştir. Ek olarak
Emek Platformu nisan ayında “ülkeyi miting alanına dönüştürmüş”, 1 Mayıs
belki de 1977’den bu yana ilk kez bu kadar geniş ve coşkuyla kutlanmıştır. Tüm
bunlar belki de Türkiye’nin 20 yıllık geçmişinde olmadığı ölçüde bir
hareketlenmeyi beraberinde getirecektir. Fakat, çok açıkça belirtmekte yarar var,
başka şeyler ile birleştirilmediği ölçüde bu tepkiler “tepki” olarak kalmaya
mahkumdur. SAV, bu hareketlilik döneminin doğru değerlendirilmesi durumunda, ülkenin
önünü açan kalıcı kazanımlar sağlanabileceğine inanmaktadır.
I.
Türkiye İnsanı, Başta Emekçi Sınıfları Toplumsal Düzeyde Önce Kendi İle
Hesaplaşmalı ve Kendi Değerlerini Önplana Çıkarmalıdır.
1983 ile başlayan yeni süreçle birlikte Türkiye emekçi sınıf ve
tabakaları ve bu cephede yer alan aydınlar; birlikte davranma, örgütlenme ve
dayanışma güdülerini yitirmişlerdir. Sistem tarafından dayatılan “köşeyi dön
nasıl dönersen dön” felsefesi tutmuş, toplumun yönetilen sınıf ve tabakaları,
zaman zaman hemen hemen sadece ekonomik taleplerle yükselen hareketlilikler dışında
esas olarak ben ve diğerleri ayrımıyla tam da kendilerinden beklenildiği gibi
“köşeyi dönmek” üzere hareket etmişlerdir.
Toplumsal dokuda, çalışmak ve çalışarak kazanmak bir değer olmaktan
çıkmıştır. Çalışarak kazanmak değer olmaktan çıkınca, aynı sürede
çalışarak kazanılacak olanı arttırmanın tek yolu olan eğitim de -orta sınıflar
dışında- amaç olmaktan çıkmıştır.
Varolan sistem, emekçi sınıf ve tabakalar arasında kendi dışlarından
belirlenen ve tartışmasız kabul edilmesi gereken bir ortam olarak algılanmış,
yaşamın sürdürülmesi / iyileştirilmesi bu dıştan belirlenen ortamda, bireysel
alanda yapılabileceklerle sağlanmaya çalışılmıştır.
“Köşeyi
dönme”, “varolan koşullara uyum sağlama”, “işini yürütme” felsefesi
hayatın her alanında reddedilmelidir. Bu “felsefenin” yönetenlerin ya da egemen
sınıfların kendilerinin uyguladıkları bir “felsefe” olmadığı bilinmelidir;
yönetenler, çıkar gruplarının arasındaki çatışmalar bir yana bırakılacak
olursa, ne varolan koşullara uyum sağlamaya çalışmakta, ne bu koşulları veri
alarak, köşeyi dönmeye çalışmaktadır. Onlar, hayata müdahale etmekte, koşulları
kendi çıkarlarına uygun biçimde değiştirmekte ya da değişmesi için ellerinden
gelen tüm çabayı göstermektedir.
Çalışmak,
çalışarak üretmek; diğer bir deyişle emeği ile geçinmek bir değer olarak,
toplumun günlük hayatına tüm ağırlığıyla girmelidir.
Emekçi sınıf ve
tabakalar, birlikte davranma, dayanışma ve birbirlerinin sorunlarına sahip çıkma
alışkanlığını kazanmalıdır. Bu konuda özellikle dikkat edilmesi gereken bir nokta
bulunmaktadır: Bugün genel olarak tüm krizin yükü çalışanlara yüklenmeye
çalışılmaktadır. Fakat unutulmamalıdır; İktidar olmanın ve iktidarda kalmanın en
kolay yolu “Böl ve Yönet” ilkesini uygulamaktır. Bu ilkeye uygun olarak bugünkü
krizin temel nedenlerinden biri olarak, siyasetçiler tarafından uygulanan “populist”
politikalar gösterilmektedir. Onlara göre siyasetçiler, iktidarda kalmak için
“populist” politikalar uygulamışlar; devlet olanaklarını bol keseden kamu
işçilerine ve köylülere dağıtmışlardır. Bu ideolojik rüzgar, ne yazık ki
çalışanlar arasında belirli bir etki yaratmıştır. Şu gerçek unutulmamalıdır:
Bugün Türkiye’de ne kamu işçileri ne de köylüler sefa içinde yaşamaktadır,
hiçbir dönemde de yaşamamıştır. Bu ilkel demagoji, bir yandan ülkede tarımın
uluslararası tekellerin egemenliğine devredilmesi için diğer yandan ise emekçi
sınıfların birbirine düşürülmesi için sürdürülmektedir. Emekçi sınıflar,
birbirinin ekmeğine göz dikmek yerine; herkesin kendi sorunlarına sahip
çıkmasının yanısıra birbirini desteklediği bir ortamı yaratmak zorundadır. Bu
destek sadece dayanışmak için değil, kendi geleceğini de savunmak için gereklidir.
Herkesin, kamu kurumlarında yaşanan verimsizliği, kadrolaşmayı, kişi kayırmayı
v.b.ni de gözönüne alarak “gerçekten bu insanların çoğu bu parayı hak etmiyor”
yargısına kıyısından bucağından katıldığı, en azından şüpheler taşıdığı
anlaşılabilir. Fakat şu anda yürütülmekte olan toplu sözleşme görüşmelerinde
kamu işçilerinin yalnız bırakılması, diğer çalışanlara da çok daha yoğun bir
ekonomik saldırının başlangıcını oluşturacaktır. Bir anlamda, kamu işçilerinin
toplu sözleşme görüşmeleri sadece kendileri adına değil, tüm çalışanlar adına
yürütülmektedir. Hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır; bu sözleşme sonuçları,
tarımdaki taban fiyatlarını da, özel sektördeki ücretleri de çok önemli ölçüde
etkileyecektir.
Kısacası, herşeyden önce bu
hesaplaşmanın açıkça yapılmasını sağlayacak ortamların ve araçların
yaratılması gerekmektedir.
II. Siyaset Savunulmalıdır
12 Eylül 1980
yönetiminin, özellikle 74-80 döneminden çıkardığı temel bir ders ve bu dersin
sonucunda aldığı bir önlem vardı: Siyaset “sokağa inince” ne olacağı belli
olmuyordu. Bu cahil, kaba saba insanlar, sokaklarda bağırmaya, çağırmaya; çok
üzerlerine gidilirse kavga etmeye başlıyorlardı. Bu insanların dersleri kendilerinin
dahi ummadığı kolaylıkla verilince yeni alt sistemde siyaset profesyonelleştirildi;
profesyonel siyaset doğası gereği, sadece profesyonellerinin yararına çalışınca
şimdi çözüm; profesyonelliğin yok edilmesinde başka bir deyişle siyasetin tüm
sınıf ve tabakalara açılmasında değil, siyasetin yok edilmesinde sadece
profesyonelliğin geride bırakılmasında aranıyor. Siyasetin profesyonelleri
aşağılanacağına, siyasetin kendisi aşağılanıyor. Doğal olarak, geride sadece
profesyoneller kalınca, varolan sistemin “yeniden yapılandırılması” için elde
sadece, birbirinden esas olarak farkı olmayan ara rejim, milli mutabakat, teknokratlar
v.b “hükümet” modelleri kalıyor. Öyleki, ekonomi ile siyasetin ayrılması
gerektiği, hem de “solda ve demokrat” olan yeni kurtarıcımız tarafından ileri
sürülüyor ve tüm medyada ciddi ciddi tartışılıyor, hatta yine geçmişinde
solculuk ve demokrasi savunuculuğu olanlar dahil medya kalemşörleri tarafından
destekleniyor. 12 Eylül’de dahi akla gelmeyen bu çözüm; varolan siyasal sistemin
daha da daraltılmasının dışında hiçbir anlam taşımamaktadır.
Öncelikle, siyaset
savunulmalıdır. Yaşadıklarımız, siyaset yapmanın sonucu değil, siyaset yapmamanın
ve çözümü kendi dışımızdan beklemenin sonucudur.
Emekçi sınıf ve tabakalar, belki de
şimdiye dek hiç yaşamadığımız düzeyde ceberrut bir iktidarı
“yapılandırmaya” çalışan bu anlayışı heryerde teşhir etmeli, siyaseti tüm
sınıf ve tabakalara açan çözümleri geliştirmeli, talep etmeli ve uygulamalıdır.
III. Emekçilerin Kendisini Siyasete Katacak Araç ve Ortamlar
Geliştirilmelidir
Türkiye’de siyasetin en yoğun olarak
yapıldığı (!) ortamlar olan kahvehaneler ve içki masaları bir yana bırakılacak
olursa, dünya ve ülke siyasi tarihinin siyaset yapılmak üzere ortaya çıkardığı
kurumlar belirlidir: Genel olarak iktidara talip olmak üzere siyasi partiler, aynı
meslekten olanları biraraya toplayan, mesleğin toplumun geri kalanı ile ilişkilerini
düzenleyen, başta meslektaşlarının çıkarlarını savunmak ve elde etmek üzere
siyaset yapan, baskı oluşturan meslek odaları, memur sendikaları, işçi sendikaları,
köylü birlikleri / kooperatifleri, öğrenci birlikleri ve kendi ilgi alanlarını
kendileri belirleyen diğer “sivil toplum örgütleri”.
Genel olarak siyaset kavramının
yıpratılmasının ve son yirmi yılın profesyonel siyasetçiliğinin sonuçlarının
doğurduğu tepkinin ürünü olan siyasi partilerin yıpranmışlığı bir yana
bırakılacak olursa egemenlerin yönlendirdiği kurumlar dışındaki, emek eksenli tüm
örgütlenmelerde oldukça büyük zaaflar bulunmaktadır. Sadece adı sol olan DSP, bir
hizip partisine dönüşmekte son derece hızlı adımlar atan CHP dışındaki tüm sol
partiler, sadece özel günlerde ya da belirli tepkileri organize etmek üzere yapılan
mitinglerde “güç” olarak görülmekte, günlük hayatın içinde hissedilmemekte,
seçimlerde ise kendilerinin etkiledikleri tüm kişilerin oylarını dahi alamamaktadır.
Kendi ana görevlerini getirmenin
yanısıra dönem dönem çok önemli işlevleri üstlenen TMMOB, TTB, TBB gibi meslek
birlikleri ise, esas olarak kendi üye tabanlarından kopuk durumdadır. Ek olarak,
günlük hayatın içinde sürekli olamamakta, belirli dönemlerde ön plana çıkan, daha
sonra içine kapanan örgütlere dönüşmektedir.
Sendikalar, köylü birlikleri,
öğrenci birlikleri de esas olarak kitlelerinden kopuk durumdadır.
Kısacası bu organizasyonların
tümünün başta temsilcisi olduklarını iddia ettikleri sınıf, katman ya da
mesleklerle organik bağlarını kurmak olmak üzere “yeniden yapılanmaya” ihtiyacı
bulunmaktadır. Bu “yeniden yapılanma” için Dünya Bankası’nın bir görevli
ataması beklenemeyeceğine göre, çözümü araştırmak, netleştirmek, yaymak ve
uygulamak bizlere düşmektedir.
IV. Emek Platformu ve Programı Savunulmalıdır
Son krizin emekçi sınıf ve tabakalar
açısından belki de tek olumlu sonucu, emek platformu cephesinde gerçekleşmiştir.
Emek platformu, hem yeni organizasyonların katılımıyla genişlemiş hem de kriz
döneminde sermaye cephesinin karşısına emeği temsil eden bir cephe olarak
çıkabilmiştir. Bu önemli bir gelişmedir. Fakat bundan çok daha önemli olan gelişme
ise Emek platformunun artık savunduğu bir programa sahip olmasıdır. Kendilerine
“Bağımsız İktisatçılar Grubu” adını veren 10 öğretim üyesinin formüle
ettiği “ulusal program” Emek Platformu tarafından önemsenmiş, 24 – 25 Mart
2001’de düzenlenen bir sempozyumla Emek Programı’na dönüştürülmüştür.
Türkiye’de emeğin taleplerini
formüle ettiğini iddia eden program ilk kez ilan edilmemektedir. Bu açıdan programın
bir özgünlüğü yoktur ve içerik açısından tartışılabilecek olan yanları da
vardır. Fakat Türkiye’de, kendilerinin emek cephesinde yer aldığını iddia eden
örgütlerin yeraldığı bir “platformun” bir programı ilk kez olmuştur. Ek olarak,
kriz ortamında Emek Platformunun ister istemez hareketlenmesiyle, program ülke çapına
yayılmış ve belki de şimdiye dek üretilen programların en fazla okunanı ve
tartışılanı olmuştur. Bu durum, Türkiye emek cephesinde son derece olumlu
gelişmelerin yaşanmasını sağlayabilir. Bu gelişmelerin iki önkoşulu
bulunmaktadır: Birincisi; Emek Platformunun kendisinin artık savunduğu bir
programının olduğunun farkına varması ve programını gerçekleştirmek için
faaliyetinin sürekliliğini sağlaması, ikincisi; Emek Platformunda yer alan ve Emek
Programını destekleyen örgütlerin Platforma ve programa dışarıdan değil içeriden
bakması, diğer bir deyişle programın formülasyonlarını kendi faaliyetlerinin
merkezine yerleştirmesi. Yakalanan bu olumlu moment, taşıdığı potansiyellerin
farkına varılması koşuluyla hem iç hesaplaşmaların yapılabilmesinin, hem
dayanışmanın ve birlikte davranmanın geliştirilmesinin, hem siyasetin
savunulmasının, hem de örgütlerin “yeniden yapılanmasının” önünü açabilir.
Başka bir deyişle emek cephesinin sorunlarının çözülmesi ve krizin yüklerini
azaltabilmesi bugün Emek Platformu’nun günlük yaşama müdahale edebilecek bir
yapıya dönüşmesinden ve emek programının geliştirilerek savunulmasından ve bu
cephedeki tüm örgütlerin faaliyetlerinin merkezine bu programı koymasından geçiyor
gibi görünmektedir. |