İstiklal C Kallavi S 4/3
80050 Beyoğlu İSTANBUL

t: 212 292 5585
f: 212 292 5586

merhaba@sav.org.tr

Vakıf | Etkinlikler | Çalışma Grupları | Yayınlar | Görüşler | Bağlantılar | Mektup

 

KRİZ ve GÖREVLERİMİZ ÜZERİNE

Yaşadığımız kriz toplumun tüm kesimlerinin ve tüm bireylerin “Ne Yapmalı?” sorusunu kendilerine sormalarına yol açmıştır. Bu sorunun yönetenler açısından cevabı açıktır:

Yönetenler, 24 Ocak 1980 ile ekonomik çatısı, 12 Eylül 1980 ile birlikte siyasal çatısı kurulmaya başlanan; ülkemize ve ülkemiz insanına hiçbir yarar getirmediği ve getirmeyeceği açığa çıkmış, kendisini ve ülkeyi tüketmiş olan sistemin “yapısal reformlarla” revize edilerek ayağa kaldırılmasını benimsemişlerdir.

Haksızlık etmeyelim; sistemin sağlıklı yürüyebilmesi için ipliği pazara çıkmış iki olgunun tasfiye edilmesi gerektiğini belirtmektedirler.

   Bu olgulardan birincisi, siyasal düzlemdedir:

    Siyasal partiler sefil durumdadır, parti başkanlarının diktası altındadır. Ek olarak, hangi parti iktidara gelirse gelsin, bu partilerin yandaşları devletin olanaklarını kendi çıkarları için kullanmakta, devlet hazinesini boşaltmaktadır.  O halde artık siyasi partiler yasası değiştirilmeli, namuslu, eğitilmiş, genç kadrolar partilere girmeli ve dolayısıyla iktidara gelmelidir.

   İkinci olgu, birincisi ile ilişkili ama esas olarak ekonomik düzlemdedir: Ekonomik sistem ve hedefler aslında iyidir; iyi olduğu da özellikle Özal döneminde yapılan dev reformlarla kanıtlanmıştır, fakat yapılan yolsuzluklar kötüdür, özellikle partileri dolduran seviyesiz kadrolardan kurtulunulursa yolsuzlukların ve hortumlamaların önü alınır, kriz biter, ekonomi tıkır tıkır işler.

Bu iki olgu, bugünkü krizdeki kısa vadeli çözümlerle ilgili özellikle işadamlarımızın önerdiği modelleri de anlamımızı sağlamaktadır.

Birinci model “ara rejimdir”: Ara rejim gelirse, gelenler namuslu ve eğitilmiş olacağı için yolsuzluklara / hortumlamalara izin vermez, hatta geçmiştekileri de açığa çıkarır, siyasi partileri ve yeteneksiz kadroları da fiili olarak askıya alacağı için sistemi bozan parametreler devre dışı kalır ve önce krizden çıkılır, ekonomik sistem işlemeye başlar, ardından yeni siyasi yapı, eğitilmemiş ve hırsızlığa eğimlilerin siyasete girmemesini sağlayacak biçimde yeniden kurulur. Bu arada ara rejim elindeki hassas terazi ile krizin yükünü herkese gerektiği gibi dağıtır.

İkinci model ise teknokratlar hükümetidir. Yasamanın yasama olmadığı, Yürütmenin ise hükümete gelenlerce “ortadakini yürütme” olarak algılandığı bu sistemde efendilerimizin istediği yasal dönüşümlerin yeteri kadar hızlı yapılamayacağı anlaşılmıştır. Ek olarak bu “siyasetçilerin” söz verseler bile ne yapacakları belli olmaz; bu nedenle “siyasal” kadrolar bir yana çekilmelidir; hem dışarının isteklerini hem içerinin ihtiyaçlarını iyi bilen, sistemin nasıl işlediği konusundaki eğitilmiş çocukların oluşturacağı bir hükümet kurulmalıdır; bu hükümet ortalığa çeki düzen verir, siyasi partiler de işadamlarımızın ve “sivil toplum örgütlerinin” baskısıyla önlerine getirilen önerileri yasaya dönüştürerek sistemin işlemeye başlamasına katkıda bulunur. Bu süreç içerisinde, zaten sistemi işlerliğe kavuşturarak rüştünü kanıtlayan bu çocuklar, siyasete de soyunur, kendi siyasal partilerini kurar, kendileri gibi eğitimli, içerisini ve dışarısını bilen kadroları da yanlarına alır, zamanı geldiğinde yapılacak seçimlerde de halk başarıyı değerlendirerek, bu kadroları seçer; böylece hem siyaset, hem ekonomi hem de ülke kurtulmuş olur.

Gerçekten bu modelleri uygulamaya almadan bugünkü yapıyla krizden çıkış için çizilen rota da aynıdır: Her nasılsa farkına varılarak bulunmuş olan (!) ve görevi kabul etmesi bile bir lütuf sayılması gereken, üç dil konuşan, dünyanın her köşesinde tanıdığı olan zaten okulunu da birinciler arasında bitirmiş sayın devlet bakanımız, ülkemize geldikten sonra saat altılarda toplantılar yaparak çalışmaya başlamış, içerideki durumu hızla kavrayarak, dışarıya yönelmiş, oradakilerle de durumu analiz ederek çözümleri saptamış ve daha ülkemize dönmeden 15 günde 15 yasa diyerek istikameti göstermiştir. Fakat yine eğitimsiz ve çıkar düşkünü siyasetçiler kendi önlerine konan görevi yapmak konusunda -TELEKOM örneğinde olduğu gibi- ayak diremekte, devlet bakanımızın hızına yetişememekte, THY örneğinde olduğu gibi koşulların gereklerine uyum sağlayamamaktadırlar. Oysa, durumun farkında olsalar ve bu hıza uyum sağlasalar, kriz aşılır, dışarıdan paralar gelir, kurumlar satılır, dolayısıyla içeriden piyasalar açılır ve ekonomi tekrar yoluna girer.

Yönetenler açısından önerilen modeller bunlardır.

Bu arada tüm bu karmaşa arasında yönetenler açısından ön planda olan iki noktayı açığa çıkarmak gerekmektedir.

  • Birincisi, bu krizin şimdiye dek yaşanan en büyük kriz olduğu noktasında ulusal uzlaşma sağlanması gerekir. Bu kadar büyük krizde herkes üzerine düşeni yapmalıdır: Yönetilen kesimlerin üzerine işsiz, aşsız kalmak, şimdiye dek çalıştıkları ücretlerin yarısına, dörtte birine çalışmak görevi düşmektedir. Hatta işini hangi koşullarda olursa olsun koruyanlar, herşeyi bir yana bırakmalı, durumlarına şükretmelidir. Bu görevi üstlenmek vatanseverlik görevidir. Üstlenmezlerse kriz derinleşir, daha uzun süre aşsız, işsiz kalırlar ve hatta intihar ederler. Tersine bir çaba, yani durumu kabullenmemek ise ne durumda olduğumuzu anlamamaktır, vatana ihanettir. Durumu herkes anlamalıdır, kriz en büyük krizdir, katlanmak gerekir.
  • İkinci noktada ise egemenlerin kendi aralarındaki sorunlar ve çekişmeler ön plana çıkmaktadır. Bu alanın aktörleri, ülkemiz ile ilişkisi olan tüm dışarıdakiler, içeride de esas olarak hükümet, bankacılar ve sanayicilerdir. Bunlar arasında, krizin esas sorumluluğu konusunda tam bir kapışma yaşanmakta ve krizin yükünü diğer kesimin çekmesi istenmektedir. IMF, Dünya Bankası, Bankalar ve Sanayicilerimiz daha önce de belirtildiği gibi, krizin tüm suçunu siyasetçilere yıkmakta görüş birliği içinde olmalarının yanısıra, her biri kendileri dışındaki diğer kesimlerin de göreli sorumluluğu olduğunu belirtmekte, bu sorumluluk ölçüsünde yükü omuzlamasını istemektedir. Bu sorumluluğu karşı tarafın üstlenmemesi durumunda ise bu yükü yine devletin üstlenmesi gerektiği belirtmektedir. Kredi taksitleri, dolar operasyonları v.b. arkasında olan budur.

Tablonun tamamlanması için belirtilmesi gereken son bir nokta daha bulunmaktadır: Hükümet, krize müdahale etmekte tam bir acz göstermekte, gerçekten rutin mekanizmalarını dahi zorla çalıştırmaktadır. Fakat ülkede yönetenlerin halihazırda deneyebileceği bir hükümet modeli de kalmamıştır. Bu nedenle, ülkeyi krize sokanların gitmesi ve yerine yedektekilerin gelmesi modeli de kullanılamamaktadır.

YÖNETİLENLERİN DURUMU

Duruma yönetilenler açısından bakıldığında da daha iyi bir tablo görülmemektedir.

Bu saptama ilk bakışta, yanlış bir saptama olarak değerlendirilebilir. Özellikle, krizin sonuçları günlük hayatta daha fazla ortaya çıkmaya başladıkça yönetilen sınıf ve katmanlar daha fazla hareketlenmekte, tepkilerini ortaya koymaktadırlar. Türkiye’de genel olarak sistemin payandası olan ve hemen hemen tüm toplumsal hareketlilik dönemlerinde yönetenlerin yanında yer alan esnaflar, ülkenin dört bir tarafında ayağa kalkmışlardır. Emek Platformu ilk defa alternatif bir programı ortaya koymuş, ayrıca platformun sınıfsal tabanı, platforma katılan yeni meslek örgütleri nedeniyle genişlemiştir. Ek olarak Emek Platformu nisan ayında “ülkeyi miting alanına dönüştürmüş”, 1 Mayıs belki de 1977’den bu yana ilk kez bu kadar geniş ve coşkuyla kutlanmıştır. Tüm bunlar belki de Türkiye’nin 20 yıllık geçmişinde olmadığı ölçüde bir hareketlenmeyi beraberinde getirecektir. Fakat, çok açıkça belirtmekte yarar var, başka şeyler ile birleştirilmediği ölçüde bu tepkiler “tepki” olarak kalmaya mahkumdur. SAV, bu hareketlilik döneminin doğru değerlendirilmesi durumunda, ülkenin önünü açan kalıcı kazanımlar sağlanabileceğine inanmaktadır.

I. Türkiye İnsanı, Başta Emekçi Sınıfları Toplumsal Düzeyde Önce Kendi İle Hesaplaşmalı ve Kendi Değerlerini Önplana Çıkarmalıdır.

   1983 ile başlayan yeni süreçle birlikte Türkiye emekçi sınıf ve tabakaları ve bu cephede yer alan aydınlar; birlikte davranma, örgütlenme ve dayanışma güdülerini yitirmişlerdir. Sistem tarafından dayatılan “köşeyi dön nasıl dönersen dön” felsefesi tutmuş, toplumun yönetilen sınıf ve tabakaları, zaman zaman hemen hemen sadece ekonomik taleplerle yükselen hareketlilikler dışında esas olarak ben ve diğerleri ayrımıyla tam da kendilerinden beklenildiği gibi “köşeyi dönmek” üzere hareket etmişlerdir.

  •    Toplumsal dokuda, çalışmak ve çalışarak kazanmak bir değer olmaktan çıkmıştır. Çalışarak kazanmak değer olmaktan çıkınca, aynı sürede çalışarak kazanılacak olanı arttırmanın tek yolu olan eğitim de -orta sınıflar dışında- amaç olmaktan çıkmıştır.

  •    Varolan sistem, emekçi sınıf ve tabakalar arasında kendi dışlarından belirlenen ve tartışmasız kabul edilmesi gereken bir ortam olarak algılanmış, yaşamın sürdürülmesi / iyileştirilmesi bu dıştan belirlenen ortamda, bireysel alanda yapılabileceklerle sağlanmaya çalışılmıştır.

“Köşeyi dönme”, “varolan koşullara uyum sağlama”, “işini yürütme” felsefesi hayatın her alanında reddedilmelidir. Bu “felsefenin” yönetenlerin ya da egemen sınıfların kendilerinin uyguladıkları bir “felsefe” olmadığı bilinmelidir; yönetenler, çıkar gruplarının arasındaki çatışmalar bir yana bırakılacak olursa, ne varolan koşullara uyum sağlamaya çalışmakta, ne bu koşulları veri alarak, köşeyi dönmeye çalışmaktadır. Onlar, hayata müdahale etmekte, koşulları kendi çıkarlarına uygun biçimde değiştirmekte ya da değişmesi için ellerinden gelen tüm çabayı göstermektedir.

Çalışmak, çalışarak üretmek; diğer bir deyişle emeği ile geçinmek bir değer olarak, toplumun günlük hayatına tüm ağırlığıyla girmelidir.

Emekçi sınıf ve tabakalar, birlikte davranma, dayanışma ve birbirlerinin sorunlarına sahip çıkma alışkanlığını kazanmalıdır. Bu konuda özellikle dikkat edilmesi gereken bir nokta bulunmaktadır: Bugün genel olarak tüm krizin yükü çalışanlara yüklenmeye çalışılmaktadır. Fakat unutulmamalıdır; İktidar olmanın ve iktidarda kalmanın en kolay yolu “Böl ve Yönet” ilkesini uygulamaktır. Bu ilkeye uygun olarak bugünkü krizin temel nedenlerinden biri olarak, siyasetçiler tarafından uygulanan “populist” politikalar gösterilmektedir. Onlara göre siyasetçiler, iktidarda kalmak için “populist” politikalar uygulamışlar; devlet olanaklarını bol keseden kamu işçilerine ve köylülere dağıtmışlardır. Bu ideolojik rüzgar, ne yazık ki çalışanlar arasında belirli bir etki yaratmıştır. Şu gerçek unutulmamalıdır: Bugün Türkiye’de ne kamu işçileri ne de köylüler sefa içinde yaşamaktadır, hiçbir dönemde de yaşamamıştır. Bu ilkel demagoji, bir yandan ülkede tarımın uluslararası tekellerin egemenliğine devredilmesi için diğer yandan ise emekçi sınıfların birbirine düşürülmesi için sürdürülmektedir. Emekçi sınıflar, birbirinin ekmeğine göz dikmek yerine;  herkesin kendi sorunlarına sahip çıkmasının yanısıra birbirini desteklediği bir ortamı yaratmak zorundadır. Bu destek sadece dayanışmak için değil, kendi geleceğini de savunmak için gereklidir. Herkesin, kamu kurumlarında yaşanan verimsizliği, kadrolaşmayı, kişi kayırmayı v.b.ni de gözönüne alarak “gerçekten bu insanların çoğu bu parayı hak etmiyor” yargısına kıyısından bucağından katıldığı, en azından şüpheler taşıdığı anlaşılabilir. Fakat şu anda yürütülmekte olan toplu sözleşme görüşmelerinde kamu işçilerinin yalnız bırakılması, diğer çalışanlara da çok daha yoğun bir ekonomik saldırının başlangıcını oluşturacaktır. Bir anlamda, kamu işçilerinin toplu sözleşme görüşmeleri sadece kendileri adına değil, tüm çalışanlar adına yürütülmektedir. Hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır; bu sözleşme sonuçları, tarımdaki taban fiyatlarını da, özel sektördeki ücretleri de çok önemli ölçüde etkileyecektir.

Kısacası, herşeyden önce bu hesaplaşmanın açıkça yapılmasını sağlayacak ortamların ve araçların yaratılması gerekmektedir.

II. Siyaset Savunulmalıdır

12 Eylül 1980 yönetiminin, özellikle 74-80 döneminden çıkardığı temel bir ders ve bu dersin sonucunda aldığı bir önlem vardı: Siyaset “sokağa inince” ne olacağı belli olmuyordu. Bu cahil, kaba saba insanlar, sokaklarda bağırmaya, çağırmaya; çok üzerlerine gidilirse kavga etmeye başlıyorlardı. Bu insanların dersleri kendilerinin dahi ummadığı kolaylıkla verilince yeni alt sistemde siyaset profesyonelleştirildi; profesyonel siyaset doğası gereği, sadece profesyonellerinin yararına çalışınca şimdi çözüm; profesyonelliğin yok edilmesinde başka bir deyişle siyasetin tüm sınıf ve tabakalara açılmasında değil, siyasetin yok edilmesinde sadece profesyonelliğin geride bırakılmasında aranıyor. Siyasetin profesyonelleri aşağılanacağına, siyasetin kendisi aşağılanıyor. Doğal olarak, geride sadece profesyoneller kalınca, varolan sistemin “yeniden yapılandırılması” için elde sadece, birbirinden esas olarak farkı olmayan ara rejim, milli mutabakat, teknokratlar v.b “hükümet” modelleri kalıyor. Öyleki, ekonomi ile siyasetin ayrılması gerektiği, hem de “solda ve demokrat” olan yeni kurtarıcımız tarafından ileri sürülüyor ve tüm medyada ciddi ciddi tartışılıyor,  hatta yine geçmişinde solculuk ve demokrasi savunuculuğu olanlar dahil medya kalemşörleri tarafından destekleniyor. 12 Eylül’de dahi akla gelmeyen bu çözüm; varolan siyasal sistemin daha da daraltılmasının dışında hiçbir anlam taşımamaktadır.

Öncelikle, siyaset savunulmalıdır. Yaşadıklarımız, siyaset yapmanın sonucu değil, siyaset yapmamanın ve çözümü kendi dışımızdan beklemenin sonucudur.

Emekçi sınıf ve tabakalar, belki de şimdiye dek hiç yaşamadığımız düzeyde ceberrut bir iktidarı “yapılandırmaya” çalışan bu anlayışı heryerde teşhir etmeli, siyaseti tüm sınıf ve tabakalara açan çözümleri geliştirmeli, talep etmeli ve uygulamalıdır.

III. Emekçilerin Kendisini Siyasete Katacak Araç ve Ortamlar Geliştirilmelidir

Türkiye’de siyasetin en yoğun olarak yapıldığı (!) ortamlar olan kahvehaneler ve içki masaları bir yana bırakılacak olursa, dünya ve ülke siyasi tarihinin siyaset yapılmak üzere ortaya çıkardığı kurumlar belirlidir: Genel olarak iktidara talip olmak üzere siyasi partiler, aynı meslekten olanları biraraya toplayan, mesleğin toplumun geri kalanı ile ilişkilerini düzenleyen, başta meslektaşlarının çıkarlarını savunmak ve elde etmek üzere siyaset yapan, baskı oluşturan meslek odaları, memur sendikaları, işçi sendikaları, köylü birlikleri / kooperatifleri, öğrenci birlikleri ve kendi ilgi alanlarını kendileri belirleyen diğer “sivil toplum örgütleri”.

Genel olarak siyaset kavramının yıpratılmasının ve son yirmi yılın profesyonel siyasetçiliğinin sonuçlarının doğurduğu tepkinin ürünü olan siyasi partilerin yıpranmışlığı bir yana bırakılacak olursa egemenlerin yönlendirdiği kurumlar dışındaki, emek eksenli tüm örgütlenmelerde oldukça büyük zaaflar bulunmaktadır. Sadece adı sol olan DSP, bir hizip partisine dönüşmekte son derece hızlı adımlar atan CHP dışındaki tüm sol partiler, sadece özel günlerde ya da belirli tepkileri organize etmek üzere yapılan mitinglerde “güç” olarak görülmekte, günlük hayatın içinde hissedilmemekte, seçimlerde ise kendilerinin etkiledikleri tüm kişilerin oylarını dahi alamamaktadır.

Kendi ana görevlerini getirmenin yanısıra dönem dönem çok önemli işlevleri üstlenen TMMOB, TTB, TBB gibi meslek birlikleri ise, esas olarak kendi üye tabanlarından kopuk durumdadır. Ek olarak, günlük hayatın içinde sürekli olamamakta, belirli dönemlerde ön plana çıkan, daha sonra içine kapanan örgütlere dönüşmektedir.

Sendikalar, köylü birlikleri, öğrenci birlikleri de esas olarak kitlelerinden kopuk durumdadır.

Kısacası bu organizasyonların tümünün başta temsilcisi olduklarını iddia ettikleri sınıf, katman ya da mesleklerle organik bağlarını kurmak olmak üzere “yeniden yapılanmaya” ihtiyacı bulunmaktadır. Bu “yeniden yapılanma” için Dünya Bankası’nın bir görevli ataması beklenemeyeceğine göre, çözümü araştırmak, netleştirmek, yaymak ve uygulamak bizlere düşmektedir.

 

IV. Emek Platformu ve Programı Savunulmalıdır

Son krizin emekçi sınıf ve tabakalar açısından belki de tek olumlu sonucu, emek platformu cephesinde gerçekleşmiştir. Emek platformu, hem yeni organizasyonların katılımıyla genişlemiş hem de kriz döneminde sermaye cephesinin karşısına emeği temsil eden bir cephe olarak çıkabilmiştir. Bu önemli bir gelişmedir. Fakat bundan çok daha önemli olan gelişme ise Emek platformunun artık savunduğu bir programa sahip olmasıdır. Kendilerine “Bağımsız İktisatçılar Grubu” adını veren 10 öğretim üyesinin formüle ettiği “ulusal program” Emek Platformu tarafından önemsenmiş, 24 – 25 Mart 2001’de düzenlenen bir sempozyumla Emek Programı’na dönüştürülmüştür.

Türkiye’de emeğin taleplerini formüle ettiğini iddia eden program ilk kez ilan edilmemektedir. Bu açıdan programın bir özgünlüğü yoktur ve içerik açısından tartışılabilecek olan yanları da vardır. Fakat Türkiye’de, kendilerinin emek cephesinde yer aldığını iddia eden örgütlerin yeraldığı bir “platformun” bir programı ilk kez olmuştur. Ek olarak, kriz ortamında Emek Platformunun ister istemez hareketlenmesiyle, program ülke çapına yayılmış ve belki de şimdiye dek üretilen programların en fazla okunanı ve tartışılanı olmuştur. Bu durum, Türkiye emek cephesinde son derece olumlu gelişmelerin yaşanmasını sağlayabilir. Bu gelişmelerin iki önkoşulu bulunmaktadır: Birincisi; Emek Platformunun kendisinin artık savunduğu bir programının olduğunun farkına varması ve programını gerçekleştirmek için faaliyetinin sürekliliğini sağlaması, ikincisi; Emek Platformunda yer alan ve Emek Programını destekleyen örgütlerin Platforma ve programa dışarıdan değil içeriden bakması, diğer bir deyişle programın formülasyonlarını kendi faaliyetlerinin merkezine yerleştirmesi. Yakalanan bu olumlu moment, taşıdığı potansiyellerin farkına varılması koşuluyla hem iç hesaplaşmaların yapılabilmesinin, hem dayanışmanın ve birlikte davranmanın geliştirilmesinin, hem siyasetin savunulmasının, hem de örgütlerin “yeniden yapılanmasının” önünü açabilir. Başka bir deyişle emek cephesinin sorunlarının çözülmesi ve krizin yüklerini azaltabilmesi bugün Emek Platformu’nun günlük yaşama müdahale edebilecek bir yapıya dönüşmesinden ve emek programının geliştirilerek savunulmasından ve bu cephedeki tüm örgütlerin faaliyetlerinin merkezine bu programı koymasından geçiyor gibi görünmektedir.

Vakıf | Etkinlikler | Çalışma Grupları | Yayınlar | Görüşler | Bağlantılar | Mektup