|
Akıntıya Kapılmadan Tiyatro
Mehmet
ESATOĞLU
Dünyamız gibi sanat alanımız da zorlu akıntıların ortasından geçiyor.
Tiyatrolarımızda örgütlenmeden, kaynağa, izleyiciye bir dolu “arıza”
var. Aslında ortaya çıkan “arıza”lar yeni değil. Özellikle ‘80lerin
başından bu yana yuvarlana yuvarlana büyümüş ve bugün yolumuzu tıkamış
“arıza”lar bunlar.
Heyecanla perde açması beklenen bir etkinlik iken “himayeye muhtaç”
bir pozisyona düşürülen tiyatromuz zorlu yollardan geçiyor.
Düşünsel ve maddi kaynaklardaki “arıza”lar işin temelini oluşturuyor.
Tiyatro “bilge”lerine, “bilgelik”lerine gereksinim var.
60’lı yıllarda projelerler ve teatral örgütlenmeler yaratan, oyunlar
vareden bir tiyatro ortamı vardı. 1900’lerin başındaki Stanislavski
ve Dançenko, 30’lu yıllardaki Brecht kadar yeniye susamış tiyatro
“bilge”leri kolları sıvıyor ve harekete geçiyordu. Bu çabaların
ardından ortaya yeni topluluklar, oyunlar çıkıyordu. Canlı bir tiyatro
ortamı varediliyordu.
Bugün sahnenin teoriden, oyun yazımına ve yönetimine bir dolu sorunu
duruyor önümüzde. Sahne hem “büyü”, hem “işlev” açısından yeni bir
tıkanıklığın içinde. Yazarların, yönetmenlerin, oyuncuların, dekoratör
ve kostümcülerin, ışıkçı ve efektçilerin ufkunu açacak tartışmalara,
yaklaşımlara gereksinim var. Ancak tiyatro - ne yazık ki- tiyatro
insanlarının bile “gündem”inde değil.
Kimi tartışmalar tiyatro üzerinden yürüse de konuşulan başka sorunlar.
Örneğin ödenekli kurumların repertuvar anlayışıyla ilgili bir tartışma
yapılıyor. Siz bunu tiyatroya ilişkin bir tartışma sanıyorsunuz.
Ama biraz yakından bakınca esas konunun “ falanca oyun yazıp devletten
para götürüyor biraz da biz yiyelim” olduğunu görüyorsunuz.
Belli bir “çılgın”lıkla harekete geçen sanatsal eylemlilikler yok.
Bunu tetikleyecek düşünsel rüzgarlar esmiyor. Durum böyle olunca
ortaya çıkan teatral örgütlenmeler daha işin başından kendini “sağlam”a
alan işlere yöneliyor. Böylece sahnede “yeni”ye yol açacak, sanatsal
ortamı yaratıma kışkırtacak yol baştan çıkmaza girmiş oluyor.
Son 20 yılda düşünsel olarak iyice çölleşen bu ortamda, yönetmenler
kendi “pir”lerinden kesince umudu kerameti kendi “uydur”malarında
aramaya koyuldular. “Ezber bozmak”, “farklı okumak”, “tersten bakmak”
gibi yaklaşımlarla bir dolu oyunlar ürettiler ancak teorik sığlıklarından
ve pratik kısırlıklarından ötürü sonuçların çok iç açıcı olduğu
söylenemez.
Ortam oldukça sert. Politik kesim öyle her şeye “taş” koyacak durumda
değil. Son Amerikan-Afgan savaşındaki tepkilere bakarsak bunu açıkça
görmek mümkün. Örneğin Afganistan’da büyük bir katliam yaşanıyor
ama nedense politik kesimden buna güçlü bir tepki yükselmiyor. Amerikan
kaynakları ne açıkladıysa onunla yetiniliyor. Birkaç cılız homurtunun
dışında 1991 Körfez savaşındaki yalan karabatak haberinin yarattığı
kadar bile ortada “üzüntü” ve “tepki” görülmüyor.
Belki de bu tepkisizlikten ABD Afganlı esirlere yaptığı zulmun görüntülerini
deşifre ederek başta kendi kamuoyunda olmak üzere tüm dünyada işkence
ve F tipi cezalandırma yöntemlerini meşrulaştırmaya çalışıyor.
Ülkemizde de bunun yansıyan izleri görülüyor. Muhalif bir siyasi
parti F tipi cezaevine direnenlere destek olalım mı olmayalım mı
diye tartışırken bölünüyor. Emekçilerin binbir hakkı gasbedilirken
sendikacılar, ve sözde muhalif partiler geçiştirme mitinglerle işi
idare ediyorlar. Geniş yığınlarla aralarında büyük kopukluklar oluşuyor.
Sendikalardan partilere bir dolu örgütlenmenin tabanı yok. Yani
siyasi arenada da durum vahim.
Yeni bir silkinmeye, eylemliliğe gereksinim var. Politikada, felsefede
ve sanat alanında öncelikle görülen şu ki eski modellerle, yaklaşımlarla
tek bir adım atmanın olanağı yok.
Yeryüzü birikiminden nasibini alarak çevirilere yaslanmadan kendi
toprakları üzerinde yeni koşulları gözönüne alarak üretilmiş teorik
kaynak yaratımına ve önerilere gereksinimi var sanat alanımızın
ve tiyatromuzun.
Düşünsel ve ekonomik sıkıntılar ve çıkmazlar üstüne çöktükçe oradan
oraya savrulan tiyatromuza ne gibi öneriler yapacağız?.
Tiyatronun “pir”lerinin yeni bir önerileri yok. Üstelik üstlerine
kalır korkusuyla sağda solda bile tek kelime konuşmuyorlar. Geçmişte
kendini ülke tiyatrosu adına sorumlu hisseden düşünür ve yazarların
büyük çoğunluğu kabuklarına çekilmiş durumdalar. Ara sıra genelde
imzaya açılmış bir bildiri varsa isimleri ortalıkta görülüyor ve
böylece ölmediklerini yaşadıklarını anlıyoruz. Kendilerini bir yerlerde
görüp ısrarla ne yapıp ne ettiklerini sorunca anlıyoruz ki “kumda”
oynuyorlar.
Düşünsel kaynak ve önerilerden yoksun sanat ortamında ise kurumlar,
sanat insanları ordan oraya savrulup duruyorlar. Boz bulanık ortamda
medya yazarlarının paslı düşüncelerine ve önerilerine sarılıyorlar.
Örneğin “anlı şanlı” Dormen Tiyatrosu -yine işler sıkıya geldiği
için- kepenkleri indiriyor. Aradan geçen 5 ay sonra -nedense- üstüne
ağıt yakılıyor ve “ilimsel” bir tartışma açılıyor. Dormen Tiyatrosu
niye battı? Kimileri işi ticari verilerle açıklıyor, kimileri sanatsal.
Kimse de çıkıp demiyor bu tartışma yanlış farklı verilerle tartışıyorsunuz.
Tartışma böyle kalamıyor araya plaza gerçekliğinde yaşayan medyanın
kokuşmuş yazarları dalıyor. Tartışma giderek ucu bucağı olmayan
bir mecraya sürükleniyor. Birdenbire futbol tartışmalarına egemen
mantık burada karşımıza çıkıyor.
Medyanın spor sayfalarını okuyor ya da TV’deki spor programlarını
izliyorsanız aynı spor “düşünürü”nün birbirinin zıttı yaklaşımları
hem de aynı ay içinde, aynı takım hakkında sıraladığını görebilirsiniz.
Örneğin aynı kişiye göre Fenerbahçe takımının bu yılki başarısızlığı
teknik direktörün takımı iyi çalıştıramaması oluyor. Ama aynı kişinin
aynı takımla geçen yıl kazandığı başarıları bu izah açıklayamıyor.
Adam geçen yıl iyi çalıştırıyor ama bu yıl bundan her nedense vazgeçiyor.
Takımın kadrosu ise çok iyi. Ardından teknik direktör değişiyor.
Takımın çok iyi çalıştırıldığı haberleri medyayı kaplıyor. Takım
yine aynı başarısız sonuçları alıyor. O iyi denen kadro kaybettiği
maçlar yüzünden birden yaşlı ilan ediliyor. Kazandığı zaman da tecrübesinden
dem vuruluyor. Aynı yazarlara göre Beşiktaş’ın kadrosu hem yetersiz,
hem müthiş. Galatasaray’ın teknik direktörü hem birinci hem üçüncü
sınıf. Üşenmezseniz konuşmalarını teybe alın ya da gazete de yazdıklarını
ardarda yapıştırın. Karşınıza oldukça komik bir panaroma çıkacaktır.
Bu alanda ciddi konuşanları duymanız ortamın yavşaklığından ötürü
mümkün değildir.
Sanat alanına gelince burada aynı mantığa teslim olmuş sanat insanlarını
ve kurumları görünce insan dehşete kapılıyor.
Birkaç yıl önce Dormen Tiyatrosu ticari çıkmazlarına çözüm olsun
diye oyununda manken bir kıza rol verdi. Manken kızın çıplak gövdesini
teşhir eden afişler hazırlattı. Kısa vadede belli bir izleyiciyle
buluştu ama vardığı sonucu hep birlikte görüyoruz.
Bu yolun nasıl bir çıkmaz olduğu bilinirken aynı paslı silaha Dostlar
Tiyatrosu sarılıyor. Hem de aynı mankenin başrolü oynadığı bir oyunla
perdelerini açıyor. Ve açar açmaz oyun medyada manşetlere taşınıyor.
Hürriyet Gazetesi ön sayfaya bir Genco Erkal fotografı oturtuveriyor.Ardından
konuya ilişkin tartışmalar ortalığı kaplıyor.
Yapılan tartışma tam bir kepazelik. Bu durumu onaylayan ve onaylamayan
herkes Genco Erkal’ın yanında. Bir kısım diyor ki Genco Erkal büyük
bir manevra yapıyor. Böyle bir oyunla medyanın gündemine giriyor.
Bir başka kısım Dostlar Tiyatrosu’nun 30 kusur yıllık geçmişinde
yer alan nitelikli yapımlara söverek Erkal için “şimdi hidayete
erdi” diyorlar. Erkal ise değişik dergilerle yaptığı söyleşilerde
“yıkılmadım ayaktayım” mesajı vermeyi sürdürüyor. Topluluğun onca
nitelikli yazar dururken ne diye “üçüncü sınıf” bulvar oyunları
yazarı Laurent Baffie’yi seçtiği ise ağızlarda geveleniyor.
Bu yaşananlara sırtımızı dönmek mümkün değil. Yapılan seçimler,
yöntemler düşülen seviyesizlik tiyatromuzu etkiliyor ve etkileyecek.
Bir dönem amatör tiyatroların gündeminde bile bulunmayan sponsör
alalım mı almayalım mı tartışması bugün ekonomik sorunları en asgari
düzeyde olan üniversite tiyatrolarının bölünmesine yol açıyor.
Şimdi akıntıya kapılmadan oyun üretmenin, nitelikli bir çizgide
durmak için direnmenin tam zamanı. Bedellerini ödemek çok kolay
değil. Bu çizgide durmaya çalışan kimi tiyatroların üstüne devlet
yasaklamalarla saldırıyor.
Perde açmak her gün daha olanaksız hale geliyor. Bu, yalnız tiyatroya
özgü bir durum da değil. Sayfalarında yazdığımız İnsancıl Dergisi’nden
ressamlara, müzikçilere bir dolu sanatçı aydın yoz ortama kafa tutmaya
çalışıyor çevrelerinden tek bir destek bile alamadan. Koşulları
ileri sürüp yozluğa pirim verenleri tarihin affetmeyeceğini biliyoruz.
Önemli olan akıntıya kapılmadan yürümenin yollarını bulmak.
|
|