Hüseyinağa mahallesi, Sakızağacı caddesi,
Yoğurtçu İş Merkezi, No: 19/5 Beyoğlu - İstanbul

t: 212 292 5585
f: 212 292 5586

merhaba@sav.org.tr

Vakıf | Etkinlikler | Çalışma Grupları | Yayınlar | Görüşler | Bağlantılar | Mektup

 

Akıntıya Kapılmadan Tiyatro

Mehmet ESATOĞLU

Dünyamız gibi sanat alanımız da zorlu akıntıların ortasından geçiyor. Tiyatrolarımızda örgütlenmeden, kaynağa, izleyiciye bir dolu “arıza” var. Aslında ortaya çıkan “arıza”lar yeni değil. Özellikle ‘80lerin başından bu yana yuvarlana yuvarlana büyümüş ve bugün yolumuzu tıkamış “arıza”lar bunlar.
Heyecanla perde açması beklenen bir etkinlik iken “himayeye muhtaç” bir pozisyona düşürülen tiyatromuz zorlu yollardan geçiyor.
Düşünsel ve maddi kaynaklardaki “arıza”lar işin temelini oluşturuyor. Tiyatro “bilge”lerine, “bilgelik”lerine gereksinim var.
60’lı yıllarda projelerler ve teatral örgütlenmeler yaratan, oyunlar vareden bir tiyatro ortamı vardı. 1900’lerin başındaki Stanislavski ve Dançenko, 30’lu yıllardaki Brecht kadar yeniye susamış tiyatro “bilge”leri kolları sıvıyor ve harekete geçiyordu. Bu çabaların ardından ortaya yeni topluluklar, oyunlar çıkıyordu. Canlı bir tiyatro ortamı varediliyordu.
Bugün sahnenin teoriden, oyun yazımına ve yönetimine bir dolu sorunu duruyor önümüzde. Sahne hem “büyü”, hem “işlev” açısından yeni bir tıkanıklığın içinde. Yazarların, yönetmenlerin, oyuncuların, dekoratör ve kostümcülerin, ışıkçı ve efektçilerin ufkunu açacak tartışmalara, yaklaşımlara gereksinim var. Ancak tiyatro - ne yazık ki- tiyatro insanlarının bile “gündem”inde değil.
Kimi tartışmalar tiyatro üzerinden yürüse de konuşulan başka sorunlar. Örneğin ödenekli kurumların repertuvar anlayışıyla ilgili bir tartışma yapılıyor. Siz bunu tiyatroya ilişkin bir tartışma sanıyorsunuz. Ama biraz yakından bakınca esas konunun “ falanca oyun yazıp devletten para götürüyor biraz da biz yiyelim” olduğunu görüyorsunuz.
Belli bir “çılgın”lıkla harekete geçen sanatsal eylemlilikler yok. Bunu tetikleyecek düşünsel rüzgarlar esmiyor. Durum böyle olunca ortaya çıkan teatral örgütlenmeler daha işin başından kendini “sağlam”a alan işlere yöneliyor. Böylece sahnede “yeni”ye yol açacak, sanatsal ortamı yaratıma kışkırtacak yol baştan çıkmaza girmiş oluyor.
Son 20 yılda düşünsel olarak iyice çölleşen bu ortamda, yönetmenler kendi “pir”lerinden kesince umudu kerameti kendi “uydur”malarında aramaya koyuldular. “Ezber bozmak”, “farklı okumak”, “tersten bakmak” gibi yaklaşımlarla bir dolu oyunlar ürettiler ancak teorik sığlıklarından ve pratik kısırlıklarından ötürü sonuçların çok iç açıcı olduğu söylenemez.
Ortam oldukça sert. Politik kesim öyle her şeye “taş” koyacak durumda değil. Son Amerikan-Afgan savaşındaki tepkilere bakarsak bunu açıkça görmek mümkün. Örneğin Afganistan’da büyük bir katliam yaşanıyor ama nedense politik kesimden buna güçlü bir tepki yükselmiyor. Amerikan kaynakları ne açıkladıysa onunla yetiniliyor. Birkaç cılız homurtunun dışında 1991 Körfez savaşındaki yalan karabatak haberinin yarattığı kadar bile ortada “üzüntü” ve “tepki” görülmüyor.
Belki de bu tepkisizlikten ABD Afganlı esirlere yaptığı zulmun görüntülerini deşifre ederek başta kendi kamuoyunda olmak üzere tüm dünyada işkence ve F tipi cezalandırma yöntemlerini meşrulaştırmaya çalışıyor.
Ülkemizde de bunun yansıyan izleri görülüyor. Muhalif bir siyasi parti F tipi cezaevine direnenlere destek olalım mı olmayalım mı diye tartışırken bölünüyor. Emekçilerin binbir hakkı gasbedilirken sendikacılar, ve sözde muhalif partiler geçiştirme mitinglerle işi idare ediyorlar. Geniş yığınlarla aralarında büyük kopukluklar oluşuyor. Sendikalardan partilere bir dolu örgütlenmenin tabanı yok. Yani siyasi arenada da durum vahim.
Yeni bir silkinmeye, eylemliliğe gereksinim var. Politikada, felsefede ve sanat alanında öncelikle görülen şu ki eski modellerle, yaklaşımlarla tek bir adım atmanın olanağı yok.
Yeryüzü birikiminden nasibini alarak çevirilere yaslanmadan kendi toprakları üzerinde yeni koşulları gözönüne alarak üretilmiş teorik kaynak yaratımına ve önerilere gereksinimi var sanat alanımızın ve tiyatromuzun.
Düşünsel ve ekonomik sıkıntılar ve çıkmazlar üstüne çöktükçe oradan oraya savrulan tiyatromuza ne gibi öneriler yapacağız?.
Tiyatronun “pir”lerinin yeni bir önerileri yok. Üstelik üstlerine kalır korkusuyla sağda solda bile tek kelime konuşmuyorlar. Geçmişte kendini ülke tiyatrosu adına sorumlu hisseden düşünür ve yazarların büyük çoğunluğu kabuklarına çekilmiş durumdalar. Ara sıra genelde imzaya açılmış bir bildiri varsa isimleri ortalıkta görülüyor ve böylece ölmediklerini yaşadıklarını anlıyoruz. Kendilerini bir yerlerde görüp ısrarla ne yapıp ne ettiklerini sorunca anlıyoruz ki “kumda” oynuyorlar.
Düşünsel kaynak ve önerilerden yoksun sanat ortamında ise kurumlar, sanat insanları ordan oraya savrulup duruyorlar. Boz bulanık ortamda medya yazarlarının paslı düşüncelerine ve önerilerine sarılıyorlar.
Örneğin “anlı şanlı” Dormen Tiyatrosu -yine işler sıkıya geldiği için- kepenkleri indiriyor. Aradan geçen 5 ay sonra -nedense- üstüne ağıt yakılıyor ve “ilimsel” bir tartışma açılıyor. Dormen Tiyatrosu niye battı? Kimileri işi ticari verilerle açıklıyor, kimileri sanatsal. Kimse de çıkıp demiyor bu tartışma yanlış farklı verilerle tartışıyorsunuz.
Tartışma böyle kalamıyor araya plaza gerçekliğinde yaşayan medyanın kokuşmuş yazarları dalıyor. Tartışma giderek ucu bucağı olmayan bir mecraya sürükleniyor. Birdenbire futbol tartışmalarına egemen mantık burada karşımıza çıkıyor.
Medyanın spor sayfalarını okuyor ya da TV’deki spor programlarını izliyorsanız aynı spor “düşünürü”nün birbirinin zıttı yaklaşımları hem de aynı ay içinde, aynı takım hakkında sıraladığını görebilirsiniz. Örneğin aynı kişiye göre Fenerbahçe takımının bu yılki başarısızlığı teknik direktörün takımı iyi çalıştıramaması oluyor. Ama aynı kişinin aynı takımla geçen yıl kazandığı başarıları bu izah açıklayamıyor. Adam geçen yıl iyi çalıştırıyor ama bu yıl bundan her nedense vazgeçiyor. Takımın kadrosu ise çok iyi. Ardından teknik direktör değişiyor. Takımın çok iyi çalıştırıldığı haberleri medyayı kaplıyor. Takım yine aynı başarısız sonuçları alıyor. O iyi denen kadro kaybettiği maçlar yüzünden birden yaşlı ilan ediliyor. Kazandığı zaman da tecrübesinden dem vuruluyor. Aynı yazarlara göre Beşiktaş’ın kadrosu hem yetersiz, hem müthiş. Galatasaray’ın teknik direktörü hem birinci hem üçüncü sınıf. Üşenmezseniz konuşmalarını teybe alın ya da gazete de yazdıklarını ardarda yapıştırın. Karşınıza oldukça komik bir panaroma çıkacaktır. Bu alanda ciddi konuşanları duymanız ortamın yavşaklığından ötürü mümkün değildir.
Sanat alanına gelince burada aynı mantığa teslim olmuş sanat insanlarını ve kurumları görünce insan dehşete kapılıyor.
Birkaç yıl önce Dormen Tiyatrosu ticari çıkmazlarına çözüm olsun diye oyununda manken bir kıza rol verdi. Manken kızın çıplak gövdesini teşhir eden afişler hazırlattı. Kısa vadede belli bir izleyiciyle buluştu ama vardığı sonucu hep birlikte görüyoruz.
Bu yolun nasıl bir çıkmaz olduğu bilinirken aynı paslı silaha Dostlar Tiyatrosu sarılıyor. Hem de aynı mankenin başrolü oynadığı bir oyunla perdelerini açıyor. Ve açar açmaz oyun medyada manşetlere taşınıyor. Hürriyet Gazetesi ön sayfaya bir Genco Erkal fotografı oturtuveriyor.Ardından konuya ilişkin tartışmalar ortalığı kaplıyor.
Yapılan tartışma tam bir kepazelik. Bu durumu onaylayan ve onaylamayan herkes Genco Erkal’ın yanında. Bir kısım diyor ki Genco Erkal büyük bir manevra yapıyor. Böyle bir oyunla medyanın gündemine giriyor. Bir başka kısım Dostlar Tiyatrosu’nun 30 kusur yıllık geçmişinde yer alan nitelikli yapımlara söverek Erkal için “şimdi hidayete erdi” diyorlar. Erkal ise değişik dergilerle yaptığı söyleşilerde “yıkılmadım ayaktayım” mesajı vermeyi sürdürüyor. Topluluğun onca nitelikli yazar dururken ne diye “üçüncü sınıf” bulvar oyunları yazarı Laurent Baffie’yi seçtiği ise ağızlarda geveleniyor.
Bu yaşananlara sırtımızı dönmek mümkün değil. Yapılan seçimler, yöntemler düşülen seviyesizlik tiyatromuzu etkiliyor ve etkileyecek.
Bir dönem amatör tiyatroların gündeminde bile bulunmayan sponsör alalım mı almayalım mı tartışması bugün ekonomik sorunları en asgari düzeyde olan üniversite tiyatrolarının bölünmesine yol açıyor.
Şimdi akıntıya kapılmadan oyun üretmenin, nitelikli bir çizgide durmak için direnmenin tam zamanı. Bedellerini ödemek çok kolay değil. Bu çizgide durmaya çalışan kimi tiyatroların üstüne devlet yasaklamalarla saldırıyor.
Perde açmak her gün daha olanaksız hale geliyor. Bu, yalnız tiyatroya özgü bir durum da değil. Sayfalarında yazdığımız İnsancıl Dergisi’nden ressamlara, müzikçilere bir dolu sanatçı aydın yoz ortama kafa tutmaya çalışıyor çevrelerinden tek bir destek bile alamadan. Koşulları ileri sürüp yozluğa pirim verenleri tarihin affetmeyeceğini biliyoruz. Önemli olan akıntıya kapılmadan yürümenin yollarını bulmak.

 

 


 

Ana Sayfa | Vakıf | Etkinlikler | Çalışma Grupları | Yayınlar | Görüşler | Bağlantılar | Mektup