Barbarlar
İmparatorluğu İstila Ediyor
Antonio Negri:"Şimdiye kadar sol kendini hep emperyalizme karşı
savaşla ifade etti. Ama bence en önemli problem, sermayeye karşı
örgütlenmektir. Günümüzün proletaryasını, yani göçmenleri, kadınları,
işçileri, işsizleri, entelektüelleri örgütleyebilmek..."
Özgür Politka
06.05.2002 İsmet KAYHAN
BİA (Roma) - Dünya solunun son dönemlerde üzerinde en çok tartıştığı
'İmparatorluk' kitabının yazarı İtalyan düşünürü Antoni Negri ile,
Roma'da tarihi şehrin imparatorluk sınırları dışında kalan bölümünde
Via della Gensola/da ki evinde görüştük. 73 yıllık ömrünün uzun
bir bölümünü hapiste geçirmesine karşın son derece dinç görünen
Negri bizim kendisiyle görüşen ilk Kürt ve Türkiyeli gazeteci olduğumuzu
söyledi. Negri 21. Yüzyılın barbarları dediği göçmenlerin "İmparatorluğu
istila ettiğini" söylüyor. Negri ile solun durumunu ve geleceğini
konuştuk.
Herkesin küreselleşmeden söz ettiği bir dönemi yaşıyoruz. İlgili-ilgisiz
her yerde kullanılıyor bu kavram. Sizce küreselleşme nedir? Küreselleşme
nasıl ifade edilebilir?
Gerçek şudur ki, tüm dünya düzeni çok hızlı bir şekilde ilerleyen
yeni bir finansal organizasyon aracılığıyla yeniden örgütleniyor.
Bu dünya tarihinde yeni bir durumu arz ediyor. Kapitalizm, doğduğu
günden beri tek bir dünya pazarı yaratmaya çalıştı, ancak bu her
zaman küreselleşme momentinde olmadı. Bununla birlikte, şimdi sadece
bir dünya pazarı söz konusu değil. Aynı zamanda ticari ve endüstriyel
gerçeklikle finansman çevreleri arasında karşılıklı bir etkileşim
var. Süregelen bir akış ve pazarın küresel bir gerçekliği var. Küreselleşme
problemi ortaya konulduğunda, bence iki farklı yaklaşım ortaya çıkıyor.
Birincisi; küreselleşme probleminin pazarın yapısıyla ilgili olduğunu
öne süren tanımsal yaklaşım, diğeri ise pazarın bir düzenlemeye
ihtiyacı olduğunu öne süren eleştirel yaklaşım.
Hiçbir zaman kuralları olmayan bir pazar olmadı. Bu kuralları kim
koyuyor? Pazarın kuralları nerden kaynağını alıyor? Küreselleşmeden
bahsedilirken, ortaya konulan büyük bir problem budur.
Peki solun bu konuda ortak bir tanımına sahip olduğunu düşünüyor
musunuz? Yoksa herkes kendi küreselleşme tanımını mı yaratıyor?
Sol iki yanlışa saplanmış durumda. Birincisi, küreselleşmenin totaliter,
statükocu ve tıkanmış olarak görülmesidir. Bu bakış açısına göre,
kapitalizm tamamen sermayenin baskıcı egemenliğinin bir çeşididir.
Ve yine bu bakışa göre, kapitalizmin konseptine öncülük eden tüm
ideolojik düşünce ekolleri devinimsiz ve dogmatiktir. İkinci büyük
yanlış ise; kapitalizm, bir hukuk olarak her şeye hükmederken, sol
küreselleşmeyi sadece totaliter bir fenomen biçiminde değerlendirerek
ve ulusalcılığı esas alarak küreselleşmeye karşı direnmesidir. Sol
ulusal sınırları tek zemin olarak kabul ediyor. Sermaye karşısında
ulus-devleti güçlendiren her türlü politika yanlıştır. Bunun yerine
global zemini direnişin maddi temeli olarak kabul etmeye ihtiyacı
vardır. Bugün Avrupa'da çok karakteristik bir fenomen olarak, Fransa'nın
cumhuriyetçi devletinin korunumu var. Mesela, önümüzdeki günlerde
Fransa'da yapılacak seçimlerde, aday olan Chevenement, küreselleşmeye
karşı ulus devleti savunan bir programla sol ve sağdan oyları topluyor.
Bugün yapılabilecek en büyük hata budur.
Peki siz nasıl bir küreselleşme öneriyorsunuz?
Daha çok özgürlük, daha çok eşitlik, daha çok demokrasi ve adalet.
Alternatif küreselleşmeden kastettiğimiz de zaten budur. Söz konusu
mevcut küreselleşmenin biçimi ve uygulanması eleştiri konusudur,
küreselleşmenin kendisi değil. Kastettiğimiz daha üretken ve demokratik
bir küreselleşmedir, küresel yurttaşlıktır. Bütün ezilenlerin evrensel
yurttaşlık haklarını savunmaktır.
- Solun geleceğini nasıl görüyorsunuz? Sol bir güç olabilecek mi?
Yeni programı ve planı ne olmalı?
İnanıyorum ki, eğer sol canlanacaksa, Amerika'da da canlanmak zorundadır.
Şimdiye kadar sol emperyalizme karşı savaş ile kendini hep ifade
etti. Ama bence en önemli problem, sermayeye karşı örgütlenmektir.
Günümüzün proletaryasını, yani göçmenleri, kadınları, işçileri,
işsizleri, entelektüelleri örgütleyebilmek. Bunların ihtiyaçlarını,
istemlerini organize edebilmek asıl problem. Bu aynı zamanda sosyal
bir sorundur da. Bence bugün solun en temel problemi, göç hareketini
takip etmemektir. Bugün sol bununla kurulmalı, sol sınırları ortadan
kaldırabilme yeteneğiyle ölçülmelidir. Eğer ürünlerin dünya çapında
bir pazarı varsa, emek gücünün de ürünler gibi dolaşım serbestisine
sahip olmaması anlaşılmazdır. İşte, sol bunun üzerinde yükselmelidir.
Sol söz konusu işgücünün dünyada yayılması için daha fazla göç hareketini
örgütleme yeteneği üzerinden doğacaktır. Ve o zaman bu hareketliliğin,
bu hareketlerin teminatı olma gerçeğinden doğmalıdır.
- Peki Cenova, New York, Seatle, Göteborg eylemleri yeni bir Manifesto
için Paris Komünü işlevi görebilir mi? Yoksa yeni bir mücadele sürecine
mi girildi?
Bilemiyorum, sanırım burada sadece bazı hipotezler öne sürebilirim.
Reel sosyalizmin 1989'daki çöküşü ve Berlin Duvarı'nın yıkılışının
ardından bir dizi yeni mücadelenin kendini inşa ettiği bir döneme
girdik. Yeni mücadeleler artık izole olmayan mücadelelerdir. Ancak
ortak söylem ve ifade babında aynı paradigmalara sahip olmaya başladılar.
Eğer 90'li yılları ele alacak olursak, bir kıpırdanma söz konusuydu.
Mesela, Çin'de Tien an Men Meydanı, Los Angeles'teki siyahların
büyük mücadelesi, 95-96 kışında Paris'teki mücadele... Bunların
hepsi de neo-liberalizm ve özelleştirme karşıtı olarak gelişti ve
sosyal bağları yeniden elde etme girişimi üzerine kurulmuşlardı.
Bunlar çok önemli mücadelelerdi, ancak izole edilmiş hareketlerdi.
Zapatista mücadelesi uluslararası alana iletişimle, internetle taşınmada
başarılı olduysa bile yine de izole olmaktan kurtulamadı.
Bugün için ise şunu söyleyebilirim: Seattle'den başlayarak, bütün
mücadeleler birbirleriyle ilişkilendiler ve bu büyük bir yeniliktir.
Burada bir çok farklı mücadele ortak bir düşman tanımaya başlıyor
ve kendi kelimeleriyle ilişki kurmaya başlıyorlar. Bu önemlidir,
çünkü kapitalist yığılma mekanizmasını krize sokmaktadır.
- Yeni dönemde devrimci militan ve örgütü nasıl tanımlıyorsunuz?
Uzun bir süre kendimize esas aldığımız Leninist modelin artık eskidiğini
ve geride kaldığını düşünüyorum. Büyük bir genişliğe ulaşan 'çokluğun'
tekillerin inşa etme yeteneği olduğunu düşünüyorum. Bugün güç karşısında
göçler için kaçış yolları yaratılarak, kitleler üretimden, egemenlikten
koparılarak kazanılabileceğini düşünüyorum. Eski sosyalist teoride
üç aşama vardı. Birincisi direniş ve sendikalar ve diğer organizasyonlar
çerçevesinde. İkinci aşama ise isyan ve gücün vuruşu. Üçüncü ise,
önerilen yeni sosyal yaşam biçemi, yeni anayasası ve kurucu gücüydü.
Ama bugün bu ardılların tehlikeli olmadığını düşünüyorum. Artık
evreler arasında geçiş yoktur. Bugün hareket vardır. Bu da ezilenlerin
sosyal ve siyasal buluşmasının yeniden kurulması, tasarlanması anlamına
geliyor. Bugün bir direnişi ancak yeni bir yaşam şekli gerçekleştirebilir.
Bugün çalışan sınıfı oluşturan bizim yıllar önce tanıdığımız işçi
sınıfı değildir. İşçi sınıfının gücü artık temsili kurumalarda değil.
Çokluk, gücü yeniden elde etmenin ve dönüştürmenin bir gücü olarak
kendini ortaya koyuyor. Biz gücü kendini ifade etme yeteneğiyle
tanımlıyoruz. Bana liderleri soruşmuştunuz. Bugün artık liderler
yok, çünkü ortada ifade etme sorunu var, temsil sorunu yok. Sorun
gücü elde etmek değil, yeni bir gücü inşa etmektir.
Ulusal kurtuluş mücadeleleri için neler söyleyebilirsiniz? Ulusal
kurtuluş mücadeleleri artık aşılıyor mu?
Halkların mücadelesi devam ediyor. Bir defa yaşadığımız koşullardan
sıyrılmalıyız ve Üçüncü Dünya Teorisi'ni de artık terk etmemiz gerekiyor.
Çünkü dünya düzeni sınırları buraya getirdi ve ulusal kurtuluş mücadeleleri
de bazı sınırlar koydu. Bu mücadeleler tek tek insanların, ulusların,
etnik grupların özgür olabilecekleri boşluklar yarattılar. Ama inanıyorum
ki, bu eski bir teoridir, eski bir yöntemdir. Bugün kendini özgürleştirmeden,
kendisini efendisinden kurtaran etnik gruplar bu kürenin içerisindedirler,
dolayısıyla küreselleşmenin içerisindedirler. Üçüncü dünyacılığın
sona ermesinin başka bir sebebi daha var: Çünkü fakir ve zengin
sadece coğrafik çizgilerle ayrılmamışlardır. Birinci Dünya ve Üçüncü
Dünya bugün aynı karışıklığı yaşamaktadır. Üçüncü Dünya'dan parçaları
Los Angeles'ta, Birinci Dünya'dan parçaları Güney Afrika'da bulabilirsiniz.
Üçüncü Dünya ya da coğrafi sınırlar içerisinde ulusal kriterlerin
ön plana çıkarılması sorunların bir bütün olarak yanlış tahlil edilmesini
beraberinde getiriyor. Sorunlarımız bazı kapitalistlerin bakış açısını
önplana çıkarmak ya da Üçüncü Dünya'ya yardım etmek değil. Sorunumuz
sınırları açmak ve çokluklar arasında haberleşme ağını sonuna kadar
geliştirmektir.
- Peki örgütlenemeyen, düşünce özgürlüğünden yararlanamayan kitleler
nasıl haklarını savunacaklar?
Kaçarak...
- Nasıl yani?
Gemileri, göçmenlerle doldurup doldurup Türkiye'yi boşaltmak gerekir.
Bütün Batılı ülkeleri de bunu kabul etmeye zorlamak lazım. Şu anda
devletler çok fazla güçlüler. Asalak halini almışlar. Tümüyle saf
ve kuru şiddetçiler. Ulus-devletler basılmak üzere yaratılmış birer
böcektirler. Ancak halkların reel ve aktif bir küreselleşme perspektifiyle
modern olanı öldürüp yeni bir döneme girebiliriz. Modern olandan
bahsettiğimiz zaman, elbette ki ulus-devletten bahsetmiş oluyoruz.
Bugün ulus-devlet Ariel Shron'dur. Filistin'de yaşananlar, çağımızın
en korkunç olaylarıdır. Biz bunu saf hassasiyet ve dayanışmadan
dolayı reddediyoruz. Yapılanlar vahşiliğin izleridir ve geçmişe
aittir.
- Kitabınızda ve konuşmalarınızda göç hareketinden sıkça bahsediyorsunuz.
Mesela İtalya'da ve diğer birçok ülkede göçler, neredeyse yüzyılın
felaketi olarak görülüyor. Neden felaket? Göç neyi tehdit ediyor?
Dünyanın üzerinde bir hayalet dolaşıyor, Marks bu hayaletin komünizm
olduğunu söylemişti. Bugün ise dünya üzerindeki hayalet, göçlerdir
ve bence göçmenler, İmparatorluğu istila eden 21'nci yüzyılın yeni
'barbarlardır'. Ancak bu olumlu bir 'barbarlıktır'. Ben göç hareketini
sonuna kadar destekliyorum. İtalya'dan biliyoruz, Kürtler, diğer
göçmenler o yolculuklar boyunca dehşetli bir durum ile karşılaşıyorlar.
Ancak bu hareketler ulaştıkları yerlerde yeni bir faaliyet biçimi,
sömürüye karşı yeni özgürlük alanları yaratıyorlar. Nitekim insan
cemaati de dolaşım yollarında kurulmuştur. Hareketlilik her zaman
bir redir. Sermayeye karşı en etkili eylemdir. Tarihin hiçbir döneminde
şimdiki gibi bir göç hareketi oluşmadı. Evet felakettir, çünkü emek
gücünün hareket kabiliyeti ve göç hareketlerinin denetime alınamaması
sistemin çöküşünü hızlandırıyor. Ulusal egemenlik sınırları delen
göç akımına karşı devletler, katı yasalar hazırlıyorlar, büyük bir
operasyon yürütüyorlar. Ancak hareketi durduramayacaklar. Oturup
bu yeni istilacı 'barbarların' sonsuz yollarından yeni bir hayat
tarzını nasıl oluşturacağımızı düşünmeliyiz.
- 11 Eylül'den sonraki gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz?
Durum korku verici bir şekilde çelişkilidir. 11 Eylül, emperyal
güç içinde bir mücadeledir. Aşırı İslam, imparatorluğun bir ürünüdür.
Bu mücadele aynı aileye mensup olan Bush ve Ladin'in mücadelesidir.
Bu bana Shakespeare'in bazı dramlarını anımsatıyor. Kral ile Lancaster
ailesinin ya da dramlardaki ilişkileri gibi. Ancak başka bir sorun
daha var; bu mücadele emperyalizme her yerin sınırlarını yeniden
belirleme yeteneği kazandırıyor. Bu dünyayı kapitalist inisiyatifler
temelinde birleştirilmesinden ziyade, işçilerin mücadeleleri ve
anti-koloniyal mücadeleler itici güç olacaktır. Kapitalizmin, birleştirdiği
günümüz dünyasında yeni sınırlar, yeni hiyarerşileri, yeni ölçüleri
belirleme ihtiyacı duyuyor. Geçenlerde Trieste'de konuşmacı olarak
bir konferansa katılmıştım. Orada karşılaştığım Slovenyalı bir öğretmen,
bana doğduğundan beri ülkesindeki sınırların katlanarak çoğaldığını
söyledi. Bu dünyayı birleştiren, bir taraftan içine almaya çalışıp,
diğer taraftan onu bölmek isteyen imparatorun konseptidir.
- Ortadoğu şimdi toplumsal bir patlamanın eşiğinde. Filistin'de
İsrail, ABD destekli bir katliam yapıyor. Siz bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?
Açık konuşmak gerekirse, savaş emperyal gücü meşru göstermenin
bir aracı olmuştur ve 11 Eylül bu geçişin temsil etmektedir. Kitapta
Michael Hardt ben İmparatorluğun şeklini disiplinden kontrole bir
geçiş olarak analiz ettik. Tekillerin disiplininden büyük halk hareketlerinin
kontrolüne kadar analiz ettik. 11 Eylül'den sonra savaş kontrolün
bir üst aşamasının aracı oldu. Savaş, politikanın temeli haline
geliyor. Claus Seritzin, savaşın politikanın devamı olduğunu söylüyor.
Bunu bir tarafa bırakın, burada savaş politikanın temeli oluyor.
11 Eylül'den sonra her ne kadar ben yeterince ikna olmadıysam da,
11 Eylül Amerikan siyasetine hakim olan sınıfın, özellikle de cumhuriyetçilerin
savaşı politikanın temeli yapma eğilimini hızlandırdı. Hızlandı
çünkü, bu sonuca ulaşmak için daha uzun bir sürece ihtiyaç duyacaklardı.
Ama 11 Eylül bu eğilimin daha çabuk ortaya çıkmasını sağladı..
- Bugün 101 ülkede ABD'nin askeri üsleri bulunuyor ve şu anda ABD
bütün dünyaya meydan okuyor. Bu bir güç gösterisi mi?
Amerika'nın ulusal bir politikası var, bu eski emperyalistlik modellerini
tekrarlayan bir politika. Somali'de ve Afganistan'da bu kendini
tekrarlayan Amerikan politikasını gördük. Her ne kadar ben, Amerikan
politikalarının sadece Amerikan çıkarlarını temsil etmediği konusunda
yeterince ikna olmamışsam da, Amerika kolektif kapitalizmin çıkarlarının
temsilciğini yapıyor. Kolektif sermaye, bir anlamda dünyadaki bütün
patronlar, paranın çoğalmasına katılan herkes dünya çapında Amerika'nın
aktiviteleri tarafından korunuyor. Özellikle kararlaştırılan savaş
temelde dünya sermayesine bağlanmıştır. Bugün Amerikan emperyalizmin
çıkarlarından ziyade, temelde kapitalistlerin dünya çıkarlarından
bahsediliyor. ABD imparatorluk içerisinde ayrıcalıklı bir güçtür.
Ama her şey değildir. Ben kendim hiç bir zaman Amerikan karşıtı
olmadım ve ABD'yi tek düşman gören anlayışın da terk edilmesi gerektiğine
inanıyorum. Dünyanın her yerine dağılmış kapitalistlerin desteği
olmaksızın ABD'nin ayakta durması mümkün değildir. Biz bütün ülkelerde
kapitalistleri yenmek zorundayız. Çünkü onları her ülkede vurarak
dünyayı hükmedeni bulalım. Türkiye'de, İtalya'daki, ABD'de ve Almanya'daki
gibi.
-Günümüzde hızla ilerleyen teknolojik gelişme var. Halkların özgürleşmesinde
teknolojinin rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Teknoloji oldukça önemlidir, ancak bu sadece ilişkilerde canlılığı
koruduğu ölçüde. Yeni teknoloji entelektüel işi, manevi işi yükseltiyor.
Günümüzde mücadele en çokta bu alan üzerinde verilmektedir. Kapitalizmin
yeni girdiği ülkelerde, İnternet hatları üzerinde çok geniş sistemler
sunarak bu alanlar üzerinde denetim sağlamak istiyor. Bugünkü ileri
teknoloji daha tehlikeli ve korkunç bir gücün kullanımında olabilir.
Ancak tersi de mümkündür.
- Gramsci'den bugüne aydının, entelektüelin tanımında ne gibi bir
değişim oldu?
Gramsci fordist dönemde yaşıyordu, modern çağın son yüzyılında
yaşıyordu. Biz ise post fordist dönemde, post-modern dönemin ilk
çağında yaşıyoruz. Gramsci, entelektüel işin üretimin dışında olduğu
bir dönemde yaşıyordu. Bugün entelektüel işi, entelektüel figürü
bir işçiden ayırmak zordur. İşçi yığınlarının dışında bir avantgard
entelektüel tanımlama imkanımız kalmamıştır. Entelektüeller, şimdi
entelektüel işçilik yapıyorlar. Bugün işçilerin çoğu gelişmiş ülkelerdedir
ve entelektüellerin hareketlerin dışında kalıp onları yönlendirme
gibi altın bir rütbeleri yoktur. Entelektüel; o artık bir işçidir.
Entelektüelin kalabalıklar içine karışmasına ihtiyaç vardır. Eskiden
revaçta olan ukalalık artık hiç bir şey ifade etmiyor.
- Kitabınız birçok aydın tarafından yeni komünist manifesto olarak
değerlendirildi. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?
Bu reklam yapmaktan başka bir şey değil. Machiavelli'nin "Prens"i,
Marx ve Engels'in "Komünist Manifesto"su beni bütün bunlardan
daha fazla ilgilendiriyor. Gerisi boştur
- Kürt mücadelesine, Kürt hareketine ilişkin neler söyleyebileceksiniz?
Kürt hareketinin en güçlü silahının göç olduğunu düşünüyorum. Batı'dan
yapabileceğimiz en iyi şey göç hareketine yardım etmektir. Her yolu
kullanarak, yardım etmeliyiz. Biz buna uluslararası kardeşlik diyoruz,
Kürt hareketine destek diyoruz.
Antonio Negri Kimdir?
1933 yılında İtalya'da doğdu. 1959'da hukuk felsefesi profesörü
oldu. 1967 yılında Devlet Doktrinler profesörü oldu. İtalya'nın
önde gelen entelektüellerinden olan Negri yıllarca işçiler içerisinde
aktif örgütlenme çalışması yaptı. İtalyan Komünist Parti üyesi olan
bağımsız bir aydın grubuna katılarak politikaya başladı. Otonom
hareketinin kuramcısı olan Negri, görüşleriyle 1977'de öğrenci hareketine
damgasını vurdu. Kızıl Tugaylar, Hıristiyan Demokrat Parti Başkanı
Aldo Moro'yu rehin alarak öldürdüler. Negri Kızıl Tugayların lideri
ve Moro'yu öldürmekten 1979'da tutuklandı. 1983'te Radikal Parti'nin
yürüttüğü kampanya sonucunda bu partiden milletvekili seçilene kadar
4.5 yıl boyunca hapiste kaldı. 1983'te dokunulmazlığının kaldırılmasıyla
Negri İtalya'yı terk etti ve 14 yıl Fransa'da sürgünde kaldı. Fransa'daki
yıllarında üniversitelerde felsefe dersleri veren Negri 1997 yılında
tekrar Fransa'ya döndü. Ancak yine tutuklanır. Negri'nin Kızıl Tugaylar'ın
beyni olduğu iddiası gerçeği yansıtmasa da, bu hareketin ideologu
olarak biliniyor.
|