Hüseyinağa Mahallesi Sakızağacı Caddesi
Yoğurtçu İş Merkezi, No: 19/5 Beyoğlu - İstanbul

t: 212 292 5585
f: 212 292 5586

merhaba@sav.org.tr

Vakıf | Etkinlikler | Çalışma Grupları | Kitapçı | Yayınlar | Görüşler | Bağlantılar | Arşiv  | Mektup

 
En Tehlikeli Nokta!

Cumhuriyet 30.10.2002
ERGİN YILDIZOĞLU


Morgan Stanley Dean Witter'in baş ekonomisti Stephen Roach, pazartesi günü Global Economic Forum 'daki yorumunda ''dünya ekonomisi son 70 yılının en tehlikeli noktasından geçiyor'' diyordu. Çünkü ''Küreselleşme arzı genişletti'' , ''köpüklerin patlaması da talebi daraltıyor!'' Her arz kendi talebini de yaratır, ama bu uzun sürebilir diyor, Roach.
Roach haklı, ancak bir ekleme, bir de düzeltme yapmak koşuluyla. Bu ekonomik kilitlenmeye ek olarak, çok özgün bir siyasi dinamikle de karşı karşıyayız. Bir kukla hükümetin yaratılmasıyla sonuçlanan Afganistan savaşıyla birlikte uluslararası ilişkilerde bir eşik aşıldı. Şimdi ABD, Afganistan ''başarısından'' cesaret alarak bir ''imparatorluk'' sürecine geçmeye çalışıyor. Diğer büyük güçler de gerek uyum sağlayabilmek, gerekse korunabilmek için tepki göstermeye hazırlanıyorlar. Salı günü Putin de önleyici ilk vuruş prensibini benimsediğini açıkladı!
Roach parlak bir ekonomist, ama belki de her arz kendi talebini yaratır (piyasa kendi kendini düzenler) tezini benimseyen ''bayağı iktisat'' bir kriz olasılığını dışladığı için dünya ekonomisinin bir kriz noktasından geçtiğini göremiyor. Halbuki hem onun dikkat çektiği etkenler aslında bir krizin dışavurumları, hem de halen şekillenmekte olan uluslararası siyasi konjonktürle bu kriz arasında bir neden-sonuç ilişkisi var. Bu yüzden durum aslında Roach'ın sandığından çok daha vahim!
Şaşılacak bir şey yok!
Şaşılacak bir şey yok aslında! Her şey tarihin, teorinin gösterdiği yönde (tabii, IMF'nin, ''Sülün Osman'' teorilerine kanıp gözü açık rüyalara dalanlara bir sözümüz yok) ilerliyor: Her büyüme evresi sonunda kapitalizm (firmalar birbirleriyle kıran kırana bir rekabet içinde yeni pazarlar peşinde koşar, panik halinde birbirini yutar, daha fazla makineleşmeye çalışırken) kârlı olarak yatırılması, kârın gerçekleşmesine olanak verecek hızda tüketilmesi mümkün olmayan büyüklükte sermaye ve mallar yaratır; bu sırada, toplumun geri kalanında kendilerine büyük bir değer transferi de gerçekleştirdikleri için bir de talep yetersizliği sorunu üretir.
Kârlar düşmeye başlayınca, 1970'lerde, önce uluslararası sermaye azgelişmiş ülkeleri hortumlamak üzere mali alana kaçmaya başladı. Sonra burası kuruyunca (1979-82) da dönüp bir taraftan sendikal haklara saldırarak üretim maliyetini düşürmeye, kamu mallarını talan ederek, toplumsal denetimden kaçarak yavaşlayan birikim açığını kapatmaya çalıştı; bu yöntemler küresel çapta yayıldıkça, artık giderek daha çok mali alana kaçan sermayeye yeni alanlar açıldıkça, yine (küreselleşme diye satıldığına bakmayın) tarihten bildiğimiz mali genişleme süreçlerinden biri yaşanmaya (üretken-reel-temel aynı hızla genişleyemediği, mali genişleme-tefecilik, spekülasyon-üretken temeli daha da zayıflattığı için) çeşitli piyasalarda köpükler oluşmaya başladı. Özetle, bir taraftan üreticiler yoksullaştıkça toplumsal harcamalar kısıldıkça, çevre ülkeler talan edildikçe, toplumsal talep küresel çapta daralmaya başladı. Öbür taraftan, kapasite fazlası birikmeye devam ederken bir mali genişleme süreci hızlandı. Görüyorsunuz, şaşılacak bir durum yok. Bildiğimiz aşırı üretim krizi var karşımızda o kadar! Roach'a gelince, onun göremediği şu: Arz kendi talebini yaratmaz. Önce bu arz fazlasını yaratan kapasite, kurumsal örgütlenmeler hatta ulusal ve uluslararası siyasi ilişkiler yeniden şekillenir (bakınız 1911-1946). Ondan sonra yeni bir arz ve yeni bir talep yapısı oluşur (1950-1970).
Ama korkmakta haklıyız!
Bu fazla kapasite sorununun arkasında öyle bir dinamik var ki orada kâbus senaryoları yatıyor. 1950'lerde, ABD hegemonyasını dünya ekonomisine düzen getirerek, Avrupa ile Japonya'yı yeniden inşa ederek kurdu. Ama bu ülkelerin ekonomileri inşa edildikçe yeni üretim kapasitesi oluştu. Bu kapasite ABD'ninkine eklenerek, onunla rekabete girerek uluslararası piyasaları sıkıştırmaya başladı. 1970'lerde çevre ülkelere kaçan mali sermaye buralarda da yeni kapasitelerin oluşmasını hızlandırdı ve böylece küresel çapta fazla kapasite sorununu azdırdı. IMF reformları ve dışa açılma, çevredeki sanayi kapasitesinin büyük bir kısmını 1990'larda tahrip etti; mali sermaye yeni kapasite oluşmasına olanak sağlayacak yerel birikimleri hortumladı, var olan kapasitenin önemli kısmının çokuluslu şirketler tarafından emilerek rekabetten çekilmesine olanak sağladı, ama buda küresel çapta talebi daha da daralttı. Çevredekiler merkeze ihracatı hızlandırınca (1997-2000), bu kez de merkezde deflesyonist baskılar arttı.
Şimdi bunları bir araya koyalım. Diğer büyük güçlerin ekonomilerinin onarılmasıyla birlikte ABD'nin göreli ekonomik üstünlüğü geriledi. Doğu Bloku çöktükten sonra Batı Bloku da dağılmaya uluslararası ekonomik rekabet sertleşmeye başladı. Çevre ekonomileri yangın yerine döndü ve her türlü etnik, dini radikalizm, ''terorizm'' için verimli topraklar oluştu. Küresel çapta ABD ekonomik modeline bir tepki oluştu. Bu ortamda ABD, 1980-2000 arasındaki mali genişleme döneminde koruduğu ve güçlendirdiği askeri teknolojik üstünlüğüne dayanarak ekonomik zaafını kapatmak ve liderliğini korumak, enerji kaynaklarının denetimini ele geçirmek üzere (zaten, mali genişlemenin bitmesiyle doğal kaynaklar üzerinde rekabet önem kazanmaya başlamıştı) bir atağa geçti, dış politikasını da değiştirmeye başladı. Şimdi dünya jeopolitiğinde büyük tektonik plakaların sıkışmaya, enerjilerin birikmeye başladığı bir döneme girdik. İşte bu yüzden kısa dönemli, geçici bir sorunla karşı karşıya değiliz. Radikal bir kopuş noktasındayız.

 

Ana Sayfa | Vakıf | Etkinlikler | Çalışma Grupları | Yayınlar | Görüşler | Bağlantılar | Mektup