En
Tehlikeli Nokta!
Cumhuriyet 30.10.2002
ERGİN YILDIZOĞLU
Morgan Stanley Dean Witter'in baş ekonomisti Stephen Roach, pazartesi
günü Global Economic Forum 'daki yorumunda ''dünya ekonomisi son
70 yılının en tehlikeli noktasından geçiyor'' diyordu. Çünkü ''Küreselleşme
arzı genişletti'' , ''köpüklerin patlaması da talebi daraltıyor!''
Her arz kendi talebini de yaratır, ama bu uzun sürebilir diyor,
Roach.
Roach haklı, ancak bir ekleme, bir de düzeltme yapmak koşuluyla.
Bu ekonomik kilitlenmeye ek olarak, çok özgün bir siyasi dinamikle
de karşı karşıyayız. Bir kukla hükümetin yaratılmasıyla sonuçlanan
Afganistan savaşıyla birlikte uluslararası ilişkilerde bir eşik
aşıldı. Şimdi ABD, Afganistan ''başarısından'' cesaret alarak bir
''imparatorluk'' sürecine geçmeye çalışıyor. Diğer büyük güçler
de gerek uyum sağlayabilmek, gerekse korunabilmek için tepki göstermeye
hazırlanıyorlar. Salı günü Putin de önleyici ilk vuruş prensibini
benimsediğini açıkladı!
Roach parlak bir ekonomist, ama belki de her arz kendi talebini
yaratır (piyasa kendi kendini düzenler) tezini benimseyen ''bayağı
iktisat'' bir kriz olasılığını dışladığı için dünya ekonomisinin
bir kriz noktasından geçtiğini göremiyor. Halbuki hem onun dikkat
çektiği etkenler aslında bir krizin dışavurumları, hem de halen
şekillenmekte olan uluslararası siyasi konjonktürle bu kriz arasında
bir neden-sonuç ilişkisi var. Bu yüzden durum aslında Roach'ın sandığından
çok daha vahim!
Şaşılacak bir şey yok!
Şaşılacak bir şey yok aslında! Her şey tarihin, teorinin gösterdiği
yönde (tabii, IMF'nin, ''Sülün Osman'' teorilerine kanıp gözü açık
rüyalara dalanlara bir sözümüz yok) ilerliyor: Her büyüme evresi
sonunda kapitalizm (firmalar birbirleriyle kıran kırana bir rekabet
içinde yeni pazarlar peşinde koşar, panik halinde birbirini yutar,
daha fazla makineleşmeye çalışırken) kârlı olarak yatırılması, kârın
gerçekleşmesine olanak verecek hızda tüketilmesi mümkün olmayan
büyüklükte sermaye ve mallar yaratır; bu sırada, toplumun geri kalanında
kendilerine büyük bir değer transferi de gerçekleştirdikleri için
bir de talep yetersizliği sorunu üretir.
Kârlar düşmeye başlayınca, 1970'lerde, önce uluslararası sermaye
azgelişmiş ülkeleri hortumlamak üzere mali alana kaçmaya başladı.
Sonra burası kuruyunca (1979-82) da dönüp bir taraftan sendikal
haklara saldırarak üretim maliyetini düşürmeye, kamu mallarını talan
ederek, toplumsal denetimden kaçarak yavaşlayan birikim açığını
kapatmaya çalıştı; bu yöntemler küresel çapta yayıldıkça, artık
giderek daha çok mali alana kaçan sermayeye yeni alanlar açıldıkça,
yine (küreselleşme diye satıldığına bakmayın) tarihten bildiğimiz
mali genişleme süreçlerinden biri yaşanmaya (üretken-reel-temel
aynı hızla genişleyemediği, mali genişleme-tefecilik, spekülasyon-üretken
temeli daha da zayıflattığı için) çeşitli piyasalarda köpükler oluşmaya
başladı. Özetle, bir taraftan üreticiler yoksullaştıkça toplumsal
harcamalar kısıldıkça, çevre ülkeler talan edildikçe, toplumsal
talep küresel çapta daralmaya başladı. Öbür taraftan, kapasite fazlası
birikmeye devam ederken bir mali genişleme süreci hızlandı. Görüyorsunuz,
şaşılacak bir durum yok. Bildiğimiz aşırı üretim krizi var karşımızda
o kadar! Roach'a gelince, onun göremediği şu: Arz kendi talebini
yaratmaz. Önce bu arz fazlasını yaratan kapasite, kurumsal örgütlenmeler
hatta ulusal ve uluslararası siyasi ilişkiler yeniden şekillenir
(bakınız 1911-1946). Ondan sonra yeni bir arz ve yeni bir talep
yapısı oluşur (1950-1970).
Ama korkmakta haklıyız!
Bu fazla kapasite sorununun arkasında öyle bir dinamik var ki orada
kâbus senaryoları yatıyor. 1950'lerde, ABD hegemonyasını dünya ekonomisine
düzen getirerek, Avrupa ile Japonya'yı yeniden inşa ederek kurdu.
Ama bu ülkelerin ekonomileri inşa edildikçe yeni üretim kapasitesi
oluştu. Bu kapasite ABD'ninkine eklenerek, onunla rekabete girerek
uluslararası piyasaları sıkıştırmaya başladı. 1970'lerde çevre ülkelere
kaçan mali sermaye buralarda da yeni kapasitelerin oluşmasını hızlandırdı
ve böylece küresel çapta fazla kapasite sorununu azdırdı. IMF reformları
ve dışa açılma, çevredeki sanayi kapasitesinin büyük bir kısmını
1990'larda tahrip etti; mali sermaye yeni kapasite oluşmasına olanak
sağlayacak yerel birikimleri hortumladı, var olan kapasitenin önemli
kısmının çokuluslu şirketler tarafından emilerek rekabetten çekilmesine
olanak sağladı, ama buda küresel çapta talebi daha da daralttı.
Çevredekiler merkeze ihracatı hızlandırınca (1997-2000), bu kez
de merkezde deflesyonist baskılar arttı.
Şimdi bunları bir araya koyalım. Diğer büyük güçlerin ekonomilerinin
onarılmasıyla birlikte ABD'nin göreli ekonomik üstünlüğü geriledi.
Doğu Bloku çöktükten sonra Batı Bloku da dağılmaya uluslararası
ekonomik rekabet sertleşmeye başladı. Çevre ekonomileri yangın yerine
döndü ve her türlü etnik, dini radikalizm, ''terorizm'' için verimli
topraklar oluştu. Küresel çapta ABD ekonomik modeline bir tepki
oluştu. Bu ortamda ABD, 1980-2000 arasındaki mali genişleme döneminde
koruduğu ve güçlendirdiği askeri teknolojik üstünlüğüne dayanarak
ekonomik zaafını kapatmak ve liderliğini korumak, enerji kaynaklarının
denetimini ele geçirmek üzere (zaten, mali genişlemenin bitmesiyle
doğal kaynaklar üzerinde rekabet önem kazanmaya başlamıştı) bir
atağa geçti, dış politikasını da değiştirmeye başladı. Şimdi dünya
jeopolitiğinde büyük tektonik plakaların sıkışmaya, enerjilerin
birikmeye başladığı bir döneme girdik. İşte bu yüzden kısa dönemli,
geçici bir sorunla karşı karşıya değiliz. Radikal bir kopuş noktasındayız.
|
|