Hüseyinağa Mahallesi Sakızağacı Caddesi
Yoğurtçu İş Merkezi, No: 19/5 Beyoğlu - İstanbul

t: 212 292 5585
f: 212 292 5586

merhaba@sav.org.tr

Vakıf | Etkinlikler | Çalışma Grupları | Kitapçı | Yayınlar | Görüşler | Bağlantılar | Arşiv  | Mektup

 
Bir Şenliktir Mücadele...
Ragıp İNCESAĞIR

Muhalefet, haklı ve umutlu olmanın coşkusunu yitirmeye başladığında, babasının ceketini giymiş çocuklar gibi asık suratlı otoriteyi taklit ediyor.

Geçtiğimiz 1 Mayıs’a İstanbul’da katılanlarınız görmüştür. Bazı gruplar davulu, zili, tefi ile, ilginç teatral kostümleriyle gelmişlerdi alana. Bence çok güzellerdi. Rap rap yürümekte inat edenler pek kalmamıştı belki ama, bu emekçi bayramını bayram gibi yaşayanımız da pek yoktu yıllardır. Zaten “bayram bizim neyimize” değil miydi?

Çoğumuz artık 1 Mayıs’ta bir bayrama yakışır, fener alayı gibi bir geçişin “medyatik olmaya çalışmak”la, ya da liberalleşmekle açıklanamayacağını biliyoruz. (Sanırım!) Sezgiyle bile olsa, muhalefetin umuda ve hayalgücüne ihtiyacı olduğunu farkettik. (Umarım!) Öyleyse, “başka bir yaşam var, başka bir dünya mümkün” diye ifade ettiğimiz bu umutluluk hali, somut olarak bizzat bize, tarzımıza yansımalı diye düşünüyorum.

Oysa, örneğin ÖDP’nin en enerjik ve bence en politik olduğu günlerde yakaladığı bu şenlikli çizgi, yine kendi kendimize kızarak, “Ne bu ya? Şenlik partisi mi olduk” mızırdanmalarıyla yavaş yavaş söndü. Şimdi parti uzunca bir süredir şenlik yapmıyor; yürüyüşlerinde “zıplamıyor”. Halkımıza (siz bunu iç kamuoyu diye okuyun) “yanlış” mesaj vermekten kaçınıyor.

Gayri ihtiyari güldüğü zaman telaşla ağzını, gülüşünü kapatan yurdum insanlarını tanımışsınızdır siz de. İstemeden bir gülüş kaçarsa ağızlarından utangaç utangaç bakarlar size. Hep taşımak zorunda olduğu o ağır-oturaklı havasını kaybetmiş, bir anlamda “karizmayı çizdirmiştir”. Toparlanır hemen… Biz de çoğu zaman bu duyguya yakalanmıyor muyuz?

Kuruluş Şenliği’nde, Abdi İpekçi’de, Fenerbahçe Stadı’nda, Açıkhava Tiyatrosu’nda, ya da süpürgelerimizle yollara çıktığımız miting alanlarında yaşadığımız o mutluluk duygusunu içimize gömdük çoktan. Kendi kendimize “Hakkaten yahu, ne yapıyoruz biz? Biraz ciddi olalım” dedik. Ağıtlar ve öfkeli ajitasyonlarla yoğrulmuş bir kitle olarak siyasetin eğlenmeyle bağdaşamayacağına inanmıştık bir kere. “Karizmayı çizdirmeden” yaptığımız hatadan çabuk döndük…

Bu durumdan sıkıldım

Ama ben bu durumdan sıkıldım artık… Çünkü inanıyorum ki, ütopyamızla en çok bağdaşan kavram eğlence. Gerçekten yabancılaşmanın ve mutsuzluğumuzun kaynağı olarak gördüğümüz bu adaletsiz ve zalim sisteme karşı kavgamızın neşesiz ve çatık kaşlı olması zorunlu mu?

Bülent Somay, 1985 yılında yazdığı “Muhalefetin Şenlikleşmesi” makalesinde (Akıntıya Karşı Dizisi) “otorite şenliğe düşmandır” diyordu. Arkasından “ciddi, asık yüzlü muhalefet de otoriterdir. Muhalefeti de yalnızca otoriteyi kimin uygulayacağı konusundadır” diye de ekliyordu. Haklı bence…

Muhalefet, haklı ve umutlu olmanın coşkusunu yitirmeye başladığında, babasının ceketini giymiş çocuklar gibi asık suratlı otoriteyi taklit ediyor. Yapmacık ve talihsiz bir tavır bu. Karşıtını taklit ettikçe iddialarını ve ütopyasını yitiriyor çünkü…

Yıllar önce ÖDP’siz vakitlerde Halkevlerinin bir şubesinde (Sarıyer) festival yapma kararımızı nasıl zorlukla aldığımızı hatırlıyorum. İşimiz çok zor gibi geliyordu. Farklı bir festival yapacaktık herşeyden önce. Bildik, halkı eğlendiren bir konser değil de, eğlenenin de eğlendirenin de aynı özne olduğu, mahallelerde, amatör/yerli sanatçılarla kotaracaktık bu festivali. 5 gün sürecekti. Futbol turnuvaları, konserler, söyleşiler, kermesler olacaktı. Son gece de Rumeli Hisarı’nda hep birlikte yorgunluk atacaktık. Üstelik bunu ilçedeki diğer solcularla birlikte yapacaktık…. Her şey gözümüzde büyüyordu.

Festivale insanları ikna etmek için yazdığım bir yazıda şöyle demişim. “Kafamızdaki festival biraz değişik. Sanatın üreticisi ile tüketicisi gibi hiç de bizden olmayan bir ayrımın karşısına çıkmayı hedefliyoruz. Diyoruz ki, halay çekmek mi daha güzeldir, seyretmek mi? Yani herkesin öznesi olacağı bir eğlenceyi tertiplemek niye zor olsun ki? Sanatı toplumun seyrettiği bir “şey” olmaktan çıkaralım ve gündelik yaşamımızın içinde erimiş, onun ayrılmaz bir parçası haline getirelim.”

5 yıl süren Sarıyer Barış Festivali şimdi hoş bir anı. Ama her “hoş anı” tarihimize bir çizik atıyor aslında. Bir toplumsal bellek oluşturuyor. Dağevleri’ndeki kadın korosu, Cumhuriyet Mahallesi’ndeki çocuk tiyatrosu, Büyükdere’deki çingene dostlar, pazar tahtalarını çakarak oluşturduğumuz sahne, her mahallede tanıştığımız dost yüzler, festival bittiğinde ayırdına vardığımız o keyifli yorgunluk, bir kere yaşandı, bir daha yaşanabilir.

Örnek çok

V Özgürlük’ün Eylül ‘98 sayısında Ayşe Düzkan şenlik kavramı hakkında yazdığı yazıda “şenliği politik şarkıların okunup, politik konuşmaların yapıldığı herhangi bir konserden farklı kılan unsur katılımdır” diyordu. Ve bu bağlamda en güzel örneklerden biri olarak da kadın hareketinin 1987’de “Dayağa Karşı Kadın Dayanışması” kapsamında gerçekleştirdiği Kariye Şenliği’ni anıyordu haklı olarak. Ben “Mor İğne Kampanyası”nı da eklemek istiyorum. Mizah duygusunu eylemine katabilen her iş başarıyla sonuçlandı. Somut politik sonuçlar doğurmasa bile, katılımcıları için olağanüstü yoğun ve öğretici deneyimlerle dolu oldu. Eylem, öznesini de dönüştürdü.

1989’da İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin başlattığı “Polis defol! Üniversiteler bizimdir!” kampanyası da bu örnekler arasında sayılmayı fazlasıyla hak ediyor. Bir sabah İÜ öğrencileri okula geldiklerinde her yerde, bahçede, anfilerde, ağaç dallarına takılmış “yeşil yaratıklarla” karşılaşmışlardı. O günlerin popüler bir TV dizisi olan Ziyaretçiler’e gönderme yapıyordu bu maketler. Ziyaretçiler’de uzaylı yeşil yaratıklar dünyayı işgal ediyor, dünyalılar da bu işgale direniyorlardı. Maketlerin üzerinde “yeşil yaratıklar, okulumuzdan defolun” gibi yazılar vardı.

Bu eylem, uzun zamandır polisi üniversitenin asli unsurlarından biri gibi görmeye alışmış öğrenci kitlesi arasında zihin açıcı bir yabancılaşma yarattı. Gerçekten bu yeşil yaratıkların okulda ne işi vardı?

Yine dönemin çok satan mizah dergisi Gırgır’ın ünlü karakterleri Avanak Avni ve Cırcırböceği Muhlis Bey de okulun duvarlarından kendi dillerince bu “ziyaretçiler”e verip veriştiriyorlardı. İlk defa üniversiteyi kendilerine ait bir yer olarak gören öğrenciler müthiş eğleniyordu. Büyük bir kitle desteğini arkasına alan demokratik öğrenci hareketi polisi okuldan uzaklaştırdı…

Yine Bergama’daki köylü hareketini de bu çerçevede değerlendirmeli bence. Topraklarını ve yaşam haklarını korumak için siyanürlü altına karşı soyunup, dökünüp, pijamalarıyla yollara dökülen, yaptıkları işlerle, attıkları “yeter gaari”li sloganlarla hepimizi gülümseten, ama kararlılıklarından asla taviz vermeyen bu bilge insanlar hiç yorulmadılar. Onca acıya ve zahmete rağmen Bergama köylüsü sistemle bayağı bir dalgasını geçti…

Aklıma gelen sayılı örneklerden biri de Karikatürcüler Derneği’nin arşivinde gözüme çarpan bir karikatür albümüdür. ODTÜ’lü öğrencilerin “Rektör Hasan Tan Defol” diyerek başlattıkları efsanevi boykot sırasında hazırlanmıştı bu albüm… Yetenekli, yeteneksiz bir çok ODTÜ’lü genç, ama hepsi aynı özenle çizmişlerdi bu karikatürleri. Belli ki onlar da katılımın birden çok ve eğlenceli yolu olabileceğini keşfetmişlerdi.

Tabii bir de Newroz var. Tamamen politik bir tonlamayla sözünü ettiğimiz Newroz sonuçta bir eğlence değil mi? Bu toprakların bildiği en kollektif eğlencelerden biri olan Newroz’da ateş üstünden atlanır, türküler söylenir, halaylar çekilir, yumurtalar tokuşturulur…

Bugün ise insanlar her yıl Newroz’da sokak aralarında polisle kovalamaca oynuyorlar. Taş atıp, cop yiyorlar. Bunu bir eğlenceyi yaşayabilmek, bildikleri gibi eğlenme haklarını savunmak için yapıyorlar. Eğlenme hakkı için mücadele ediyorlar. İronik ve öğretici…

Şenlik iyidir… Hem gerekli de…

“Bizim geleneğimizde eğlence yoktur. Ağıtlar ya da koçaklamalar vardır” diye bir nevi mazeret üretenler bence tarihimize de haksızlık ediyorlar. Bu topraklar Hititler’in Purulli ayinlerinden, Dionizos şenliklerine, bugüne değin gelen mesir ve hıdrelleze kadar, ekini, hasadı, bağbozumunu şölenlerle bayramlarla kutlayan, Ezop’u, Diyojen’i, Aristofanes’i, Hoca Nasreddin’i Karagöz’ü, Bektaşisi ile otoriteyle dalgasını geçen halkları bağrında konuk etti. Umutsuzluğa gerek yok, biz hala birlikte gülüp, omuz omuza halay çekmesini biliyoruz…

1968 Paris’inin şenlikli kavgasını, Woodstock’un vaktiyle yarattığı o enerjiyi, Prag’da, Cenova’da, Porto Alegre’de salladığımız rengarenk bayrakları bu toprakların yerli enejisiyle buluşturmak…

Muhalefetin şenlikle tanışmasını, giderek şenlikleşmesini, bu iki kavramın birbirine kaynaşmasını becerebilmek… Katılımcı, bildirisi olan, ateşli ve umutlu şenlikler düzenlemek… Bence işe yaptıklarımızı hatırlayarak bile başlayabiliriz.

 

Ana Sayfa | Vakıf | Etkinlikler | Çalışma Grupları | Yayınlar | Görüşler | Bağlantılar | Mektup