Bir
Şenliktir Mücadele...
Ragıp İNCESAĞIR
Muhalefet, haklı ve umutlu olmanın coşkusunu yitirmeye başladığında,
babasının ceketini giymiş çocuklar gibi asık suratlı otoriteyi taklit
ediyor.
Geçtiğimiz 1 Mayıs’a İstanbul’da katılanlarınız görmüştür. Bazı
gruplar davulu, zili, tefi ile, ilginç teatral kostümleriyle gelmişlerdi
alana. Bence çok güzellerdi. Rap rap yürümekte inat edenler pek
kalmamıştı belki ama, bu emekçi bayramını bayram gibi yaşayanımız
da pek yoktu yıllardır. Zaten “bayram bizim neyimize” değil miydi?
Çoğumuz artık 1 Mayıs’ta bir bayrama yakışır, fener alayı gibi
bir geçişin “medyatik olmaya çalışmak”la, ya da liberalleşmekle
açıklanamayacağını biliyoruz. (Sanırım!) Sezgiyle bile olsa, muhalefetin
umuda ve hayalgücüne ihtiyacı olduğunu farkettik. (Umarım!) Öyleyse,
“başka bir yaşam var, başka bir dünya mümkün” diye ifade ettiğimiz
bu umutluluk hali, somut olarak bizzat bize, tarzımıza yansımalı
diye düşünüyorum.
Oysa, örneğin ÖDP’nin en enerjik ve bence en politik olduğu günlerde
yakaladığı bu şenlikli çizgi, yine kendi kendimize kızarak, “Ne
bu ya? Şenlik partisi mi olduk” mızırdanmalarıyla yavaş yavaş söndü.
Şimdi parti uzunca bir süredir şenlik yapmıyor; yürüyüşlerinde “zıplamıyor”.
Halkımıza (siz bunu iç kamuoyu diye okuyun) “yanlış” mesaj vermekten
kaçınıyor.
Gayri ihtiyari güldüğü zaman telaşla ağzını, gülüşünü kapatan yurdum
insanlarını tanımışsınızdır siz de. İstemeden bir gülüş kaçarsa
ağızlarından utangaç utangaç bakarlar size. Hep taşımak zorunda
olduğu o ağır-oturaklı havasını kaybetmiş, bir anlamda “karizmayı
çizdirmiştir”. Toparlanır hemen… Biz de çoğu zaman bu duyguya yakalanmıyor
muyuz?
Kuruluş Şenliği’nde, Abdi İpekçi’de, Fenerbahçe Stadı’nda, Açıkhava
Tiyatrosu’nda, ya da süpürgelerimizle yollara çıktığımız miting
alanlarında yaşadığımız o mutluluk duygusunu içimize gömdük çoktan.
Kendi kendimize “Hakkaten yahu, ne yapıyoruz biz? Biraz ciddi olalım”
dedik. Ağıtlar ve öfkeli ajitasyonlarla yoğrulmuş bir kitle olarak
siyasetin eğlenmeyle bağdaşamayacağına inanmıştık bir kere. “Karizmayı
çizdirmeden” yaptığımız hatadan çabuk döndük…
Bu durumdan sıkıldım
Ama ben bu durumdan sıkıldım artık… Çünkü inanıyorum ki, ütopyamızla
en çok bağdaşan kavram eğlence. Gerçekten yabancılaşmanın ve mutsuzluğumuzun
kaynağı olarak gördüğümüz bu adaletsiz ve zalim sisteme karşı kavgamızın
neşesiz ve çatık kaşlı olması zorunlu mu?
Bülent Somay, 1985 yılında yazdığı “Muhalefetin Şenlikleşmesi”
makalesinde (Akıntıya Karşı Dizisi) “otorite şenliğe düşmandır”
diyordu. Arkasından “ciddi, asık yüzlü muhalefet de otoriterdir.
Muhalefeti de yalnızca otoriteyi kimin uygulayacağı konusundadır”
diye de ekliyordu. Haklı bence…
Muhalefet, haklı ve umutlu olmanın coşkusunu yitirmeye başladığında,
babasının ceketini giymiş çocuklar gibi asık suratlı otoriteyi taklit
ediyor. Yapmacık ve talihsiz bir tavır bu. Karşıtını taklit ettikçe
iddialarını ve ütopyasını yitiriyor çünkü…
Yıllar önce ÖDP’siz vakitlerde Halkevlerinin bir şubesinde (Sarıyer)
festival yapma kararımızı nasıl zorlukla aldığımızı hatırlıyorum.
İşimiz çok zor gibi geliyordu. Farklı bir festival yapacaktık herşeyden
önce. Bildik, halkı eğlendiren bir konser değil de, eğlenenin de
eğlendirenin de aynı özne olduğu, mahallelerde, amatör/yerli sanatçılarla
kotaracaktık bu festivali. 5 gün sürecekti. Futbol turnuvaları,
konserler, söyleşiler, kermesler olacaktı. Son gece de Rumeli Hisarı’nda
hep birlikte yorgunluk atacaktık. Üstelik bunu ilçedeki diğer solcularla
birlikte yapacaktık…. Her şey gözümüzde büyüyordu.
Festivale insanları ikna etmek için yazdığım bir yazıda şöyle demişim.
“Kafamızdaki festival biraz değişik. Sanatın üreticisi ile tüketicisi
gibi hiç de bizden olmayan bir ayrımın karşısına çıkmayı hedefliyoruz.
Diyoruz ki, halay çekmek mi daha güzeldir, seyretmek mi? Yani herkesin
öznesi olacağı bir eğlenceyi tertiplemek niye zor olsun ki? Sanatı
toplumun seyrettiği bir “şey” olmaktan çıkaralım ve gündelik yaşamımızın
içinde erimiş, onun ayrılmaz bir parçası haline getirelim.”
5 yıl süren Sarıyer Barış Festivali şimdi hoş bir anı. Ama her
“hoş anı” tarihimize bir çizik atıyor aslında. Bir toplumsal bellek
oluşturuyor. Dağevleri’ndeki kadın korosu, Cumhuriyet Mahallesi’ndeki
çocuk tiyatrosu, Büyükdere’deki çingene dostlar, pazar tahtalarını
çakarak oluşturduğumuz sahne, her mahallede tanıştığımız dost yüzler,
festival bittiğinde ayırdına vardığımız o keyifli yorgunluk, bir
kere yaşandı, bir daha yaşanabilir.
Örnek çok
V Özgürlük’ün Eylül ‘98 sayısında Ayşe Düzkan şenlik kavramı hakkında
yazdığı yazıda “şenliği politik şarkıların okunup, politik konuşmaların
yapıldığı herhangi bir konserden farklı kılan unsur katılımdır”
diyordu. Ve bu bağlamda en güzel örneklerden biri olarak da kadın
hareketinin 1987’de “Dayağa Karşı Kadın Dayanışması” kapsamında
gerçekleştirdiği Kariye Şenliği’ni anıyordu haklı olarak. Ben “Mor
İğne Kampanyası”nı da eklemek istiyorum. Mizah duygusunu eylemine
katabilen her iş başarıyla sonuçlandı. Somut politik sonuçlar doğurmasa
bile, katılımcıları için olağanüstü yoğun ve öğretici deneyimlerle
dolu oldu. Eylem, öznesini de dönüştürdü.
1989’da İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin başlattığı “Polis
defol! Üniversiteler bizimdir!” kampanyası da bu örnekler arasında
sayılmayı fazlasıyla hak ediyor. Bir sabah İÜ öğrencileri okula
geldiklerinde her yerde, bahçede, anfilerde, ağaç dallarına takılmış
“yeşil yaratıklarla” karşılaşmışlardı. O günlerin popüler bir TV
dizisi olan Ziyaretçiler’e gönderme yapıyordu bu maketler. Ziyaretçiler’de
uzaylı yeşil yaratıklar dünyayı işgal ediyor, dünyalılar da bu işgale
direniyorlardı. Maketlerin üzerinde “yeşil yaratıklar, okulumuzdan
defolun” gibi yazılar vardı.
Bu eylem, uzun zamandır polisi üniversitenin asli unsurlarından
biri gibi görmeye alışmış öğrenci kitlesi arasında zihin açıcı bir
yabancılaşma yarattı. Gerçekten bu yeşil yaratıkların okulda ne
işi vardı?
Yine dönemin çok satan mizah dergisi Gırgır’ın ünlü karakterleri
Avanak Avni ve Cırcırböceği Muhlis Bey de okulun duvarlarından kendi
dillerince bu “ziyaretçiler”e verip veriştiriyorlardı. İlk defa
üniversiteyi kendilerine ait bir yer olarak gören öğrenciler müthiş
eğleniyordu. Büyük bir kitle desteğini arkasına alan demokratik
öğrenci hareketi polisi okuldan uzaklaştırdı…
Yine Bergama’daki köylü hareketini de bu çerçevede değerlendirmeli
bence. Topraklarını ve yaşam haklarını korumak için siyanürlü altına
karşı soyunup, dökünüp, pijamalarıyla yollara dökülen, yaptıkları
işlerle, attıkları “yeter gaari”li sloganlarla hepimizi gülümseten,
ama kararlılıklarından asla taviz vermeyen bu bilge insanlar hiç
yorulmadılar. Onca acıya ve zahmete rağmen Bergama köylüsü sistemle
bayağı bir dalgasını geçti…
Aklıma gelen sayılı örneklerden biri de Karikatürcüler Derneği’nin
arşivinde gözüme çarpan bir karikatür albümüdür. ODTÜ’lü öğrencilerin
“Rektör Hasan Tan Defol” diyerek başlattıkları efsanevi boykot sırasında
hazırlanmıştı bu albüm… Yetenekli, yeteneksiz bir çok ODTÜ’lü genç,
ama hepsi aynı özenle çizmişlerdi bu karikatürleri. Belli ki onlar
da katılımın birden çok ve eğlenceli yolu olabileceğini keşfetmişlerdi.
Tabii bir de Newroz var. Tamamen politik bir tonlamayla sözünü
ettiğimiz Newroz sonuçta bir eğlence değil mi? Bu toprakların bildiği
en kollektif eğlencelerden biri olan Newroz’da ateş üstünden atlanır,
türküler söylenir, halaylar çekilir, yumurtalar tokuşturulur…
Bugün ise insanlar her yıl Newroz’da sokak aralarında polisle kovalamaca
oynuyorlar. Taş atıp, cop yiyorlar. Bunu bir eğlenceyi yaşayabilmek,
bildikleri gibi eğlenme haklarını savunmak için yapıyorlar. Eğlenme
hakkı için mücadele ediyorlar. İronik ve öğretici…
Şenlik iyidir… Hem gerekli de…
“Bizim geleneğimizde eğlence yoktur. Ağıtlar ya da koçaklamalar
vardır” diye bir nevi mazeret üretenler bence tarihimize de haksızlık
ediyorlar. Bu topraklar Hititler’in Purulli ayinlerinden, Dionizos
şenliklerine, bugüne değin gelen mesir ve hıdrelleze kadar, ekini,
hasadı, bağbozumunu şölenlerle bayramlarla kutlayan, Ezop’u, Diyojen’i,
Aristofanes’i, Hoca Nasreddin’i Karagöz’ü, Bektaşisi ile otoriteyle
dalgasını geçen halkları bağrında konuk etti. Umutsuzluğa gerek
yok, biz hala birlikte gülüp, omuz omuza halay çekmesini biliyoruz…
1968 Paris’inin şenlikli kavgasını, Woodstock’un vaktiyle yarattığı
o enerjiyi, Prag’da, Cenova’da, Porto Alegre’de salladığımız rengarenk
bayrakları bu toprakların yerli enejisiyle buluşturmak…
Muhalefetin şenlikle tanışmasını, giderek şenlikleşmesini, bu iki
kavramın birbirine kaynaşmasını becerebilmek… Katılımcı, bildirisi
olan, ateşli ve umutlu şenlikler düzenlemek… Bence işe yaptıklarımızı
hatırlayarak bile başlayabiliriz.
|