Hüseyinağa mahallesi, Sakızağacı caddesi,
Yoğurtçu İş Merkezi, No: 19/5 Beyoğlu - İstanbul

t: 212 292 5585
f: 212 292 5586

merhaba@sav.org.tr

Vakıf | Etkinlikler | Çalışma Grupları | Yayınlar | Görüşler | Bağlantılar | Mektup

Scala Yayıncılık

 

GLOBAL KÖYDE
IŞIĞIN HIZ YAPMASINA DAHİ KARŞI OLABİLİR İNSAN

Bahar Öcal Düzgören
21-28.02.2002/İstanbul 

Görünen o ki, gerek Türkiye’de ve gerekse dünyada bir yığın insanın yanı sıra, kılıcın ya da hazır paranın gücüne dayanarak değil de bilgiyi kullanarak akıl almayacak kadar kısa sürede servet ve iktidar sahibi olmayı başaran Bill Gates globalleşmeye karşı... Modernist kavramlar çerçevesinde demokrasinin sosyalleştirilmesinden, toplum mühendisliğinden yana görüşleriyle, kocasının zaaflarına rağmen ABD Kongresi’ne seçilen Hillary Clinton da globalleşmeye karşı... Kathar müridi, postmodernist felsefeci Jean Baudrillard da öyle... Birbirlerinden bu kadar farklı, açıkçası, birbirlerine hemen hemen her konuda ters düşen insanların, özellikle yeni bir oluşum söz konusu olduğunda hep birlikte aynı şeye karşı olması, bende daima karşı konması imkansız bir yeniden çözümleme güdüsü oluşturuyor. Elimde değil; kıyaslamalara yatkın olan zihnim, bu gibi durumlarda hep evrimsel süreçlere ve bizatihi evrimin, kendisi de evrimleşen bilgisine dair metaforlara kayıyor. Özellikle son on yılda belirsizliği görünür hale getiren yeniliklerin ve bu yenilikler sayesinde giderek acayip bir ivme kazanan değişimin her kesimden insanı ürküttüğünü ve bu insanların bu yüzden tepkili davrandıklarını ve bu tepkilerin, bir yandan yeninin çözümlemesine olumsuzluk yansıtırken, diğer yandan da geçmişin kalıplarına sıkıca sarılma gibi bir durum yarattığını düşünmekten kendimi alamıyorum.

Globalleşme ya da küreselleşme bir ideoloji mi?.. Gerek şartlarından biri inanç olan bir oluşum, bir süreç mi?.. İnançlar ve/veya ideolojiler gibi globalleşmenin de illa yandaşlarının ve karşıtlarının olması mı gerekiyor?.. Bana öyle gelmiyor. Globalleşme bana, insanoğlunun, ya da daha açık bir deyişle gerek tek tek insanların gerek tek tek insan gruplarının ve gerekse toplu olarak bütün insanlığın, oluşmasına bir kere daha ister istemez katkıda bulunduğu halde, üstünde egemenlik kurmayı hala başaramadığı toplumsal evrimleşme sürecinin yeni ve öncellerinden epeyce değişik bir aşaması gibi görünüyor. Böyle olunca da, globalleşmeye karşı olmak ya da globalleşmeden yana olmak gibi bir tercih yapmak zorunluluğu duymuyorum. Ben daha ziyade, olumlu ve olumsuz bütün yanlarıyla globalleşme sürecinin tarafsız bir gözlemcisi olmayı tercih ediyorum. Bu süreç karşısında çaresizliğini kabullenmiş, bireysel düzlemde çaresizliğine çoğu zaman isyan da eden, ama yine de tarafsız bir gözlemcisi... Zira, bugün üstünde egemenlik kurulmasına imkan olmayan süreçlerin yarın egemenlik altına alınabilmesi ihtimalinin ortaya çıkabilmesi için dahi, birilerinin şimdiden bu süreçler konusunda tarafsız gözlemler yapması gerektiğini varsayıyorum.

Aslına bakılırsa, globalleşmeye karşı görüş beyan edenlerin çoğu, bu sürecin bir tek ekonomi boyutuyla ilgileniyorlar. Sözgelimi üretimle rant arasındaki ilişkiyi çok dolambaçlı hale getiren çok uluslu şirketlerle; bu türden dünya devlerinin kotardığı, katıldığı ve dünya nüfusunun tamamını ilgilendiren kararları kapalı kapılar ardında aldığı ekonomi forumlarıyla; ister fiktif olsun ister reel, paranın, yeryüzünün tamamında serbestçe ve şimdilik neredeyse denetimsiz olarak dolanır hale gelmesiyle; dolayısıyla, rekabetin artık bütün acımasızlığıyla ve hemen hemen tamamen dizginsiz olarak uluslararası boyuta taşınmasıyla...

Evet bütün bunlar tehlikeli gelişmeler; ama bu madalyonun da bütün benzerleri gibi bir yüzü daha var... İnsan yapısı teknoloji ürünlerinin insanın uzantıları olduğunu daha önce defalarca belirtmiş olan Marshall McLuhan ile, onun ölümünden sonra öğrencisi ve dostu Bruce M. Powers’ın ortak imzalarıyla yayımlanan Global Köy başlıklı kitabın önsözünde ifadesini bulan durum:

“İnsan bilincinin uzantıları, elektronik yoluyla kendilerini bir bütün olarak dünya çevresine yansıtmakta ve insan türünü robotsu bir geleceğe doğru yönlendirmektedirler. Başka bir deyişle, insanoğlunun doğası, büyük bir hızla, çok yaygın bir global duyarlılığın oluşmasına ve hiçbir gizin kalmamasına yol açacak olan enformasyon sistemlerine dönüştürülmektedir.”

Global duyarlılık ve hiçbir gizin kalmaması... Uydu temelli bilgisayarlar, televizyonlar, radyolar, cep telefonları, ATM’ler, vesaire sayesinde dünyanın her yanındaki tek tek insanların, aynı olaylardan anında haberdar olan, bu olaylarla ilgili olarak çeşitli kaynaklar tarafından üretilmiş ya da derlenmiş bilgilere anında ulaşan ve duyduklarından gördüklerinden, öğrendiklerinden aynı ölçüde etkilenerek benzer tepkiler veren tek bir türün bireyleri haline gelmesi... Muhtemelen bu sayede, insan hakları, özgürlükler, çevrenin korunması, yerleşim gibi konularda yükselen ve giderek mücadeleci ve müdahaleci bir kimliğe bürünen ve ulusal sınırları, ulusal politikaları daha şimdiden fersah fersah aşmış olan küresel bilinç...

Aynı önsözde, bugün yaşanan çelişkili durum hakkında da şu görüşe yer veriliyor:

“Şimdiki zaman hep acılı bir değişim süresinden ibaret olduğu için, her kuşak dünyaya geçmişte bakar. (...) Romalılar, Antik Yunan dünyası konusunda saplantılıdırlar; Yunanlılar ise (...), kendilerinden önce gelen kabile dünyası konusunda. (...) Ama bu normaldir. İnsanlar yaşantılarını, bir önceki dönemde yapılmış olanların akla uygun taklitlerini yaparak geçirirler. Rönesans insanı, değerlendirmeci olmayan klasikçiliğin zorlamasıyla, akıl ve imaj olarak Orta Çağ’da yaşar. Ondokuzuncu yüzyıl insanı Rönesans’da yaşar. Biz ondokuzuncu yüzyılda yaşıyoruz. Batı dünyasında, kendimize ilişkin toplu imajımız, o dönemden kalmadır. (...)

“Şimdiki zamanda olan odur ki, artık değişim öyle büyük bir hızla gerçekleşmektedir ki dikiz aynası işe yaramamaktadır. Jet hızıyla giderken dikiz aynaları işe yaramazlar. Kişi, gelecekle başa çıkmanın bir yolunu bulmak zorundadır. İnsanoğlu bundan böyle, bilinmeyen karşısında duyduğu korku yüzünden yeni olan şeyleri eskisi gibi birşeylere dönüştürmek için bu kadar çok enerji harcayamaz ve sanatçının yaptığını yapmak zorundadır: Şimdiki zamana bir görev anlayışıyla yaklaşmak; tartışılması gereken bir çevre olarak çözümleme ve başa çıkma alışkanlığını geliştirmek ki, gelecek, çok daha net bir biçimde görülebilsin.”

McLuhan’ın bu tür bir çözümleme için ürettiği fevkalade özgün bir önerisi var: Dörtlü ya da tetrad. Amaç, daha önce bilinmeyen ve düz bir çizgi üstünde değil de birkaç boyutta birden değişen süreçleri o süreçlerin içinde yaşarken ve değişimin ivmesi gitgide artarken kavramak olunca, buna benzer ya da bundan farklı başka yöntemler de geliştirmek mümkün elbette... Öte yandan her yeniliğe, her yeni kavrama olduğu gibi globalleşmeye direnmeye devam etmek de mümkün... Değişip duran evren ve evrenin evrimsel süreçleri karşısında insan zihninin öyle bir yapısı var ki, her konuda neredeyse sonsuz sayıda olasılık üstünde rasgele fikir yürütebiliyor. Bu fikirlerin tek bir insan temelinde olsun, birbirleriyle tutarlı olması bile gerekmiyor.

Şimdilik jet hızıyla gidiyoruz ve durum bu... Jet hızının yarattığı türbülans... Zihinlerimiz, birkaç istisnayla, eskisinden farklı olarak avcının, kağnının, atlı arabanın, bisikletin, otomobilin değil ve fakat bu sefer jet hızının yarattığı türbülans, ardındaki girdap içinde olanı biteni kavramaya ve geleceğe ilişkin tahminler yapmaya debeleniyor, yine tıpkı eskisi gibi... Ve doğal olarak eskisine oranla çok daha fazla zorlanıyor. İyi de ya yarın öbür gün değişim anlamında ses hızını aşarsak, hele hele ışık hızını!.. O zaman ne olacak? Işığın o kadar fazla hız yapıyor olmasına dahi karşı çıkacak mı global köyden birileri?


 

Ana Sayfa | Vakıf | Etkinlikler | Çalışma Grupları | Yayınlar | Görüşler | Bağlantılar | Mektup