|
GLOBAL KÖYDE
IŞIĞIN HIZ YAPMASINA DAHİ KARŞI OLABİLİR İNSAN
Bahar
Öcal Düzgören
21-28.02.2002/İstanbul
Görünen o ki, gerek Türkiye’de
ve gerekse dünyada bir yığın insanın yanı sıra, kılıcın ya da hazır
paranın gücüne dayanarak değil de bilgiyi kullanarak akıl almayacak
kadar kısa sürede servet ve iktidar sahibi olmayı başaran Bill Gates
globalleşmeye karşı... Modernist kavramlar çerçevesinde demokrasinin
sosyalleştirilmesinden, toplum mühendisliğinden yana görüşleriyle,
kocasının zaaflarına rağmen ABD Kongresi’ne seçilen Hillary Clinton
da globalleşmeye karşı... Kathar müridi, postmodernist felsefeci
Jean Baudrillard da öyle... Birbirlerinden bu kadar farklı, açıkçası,
birbirlerine hemen hemen her konuda ters düşen insanların, özellikle
yeni bir oluşum söz konusu olduğunda hep birlikte aynı şeye karşı
olması, bende daima karşı konması imkansız bir yeniden çözümleme
güdüsü oluşturuyor. Elimde değil; kıyaslamalara yatkın olan zihnim,
bu gibi durumlarda hep evrimsel süreçlere ve bizatihi evrimin, kendisi
de evrimleşen bilgisine dair metaforlara kayıyor. Özellikle son
on yılda belirsizliği görünür hale getiren yeniliklerin ve bu yenilikler
sayesinde giderek acayip bir ivme kazanan değişimin her kesimden
insanı ürküttüğünü ve bu insanların bu yüzden tepkili davrandıklarını
ve bu tepkilerin, bir yandan yeninin çözümlemesine olumsuzluk yansıtırken,
diğer yandan da geçmişin kalıplarına sıkıca sarılma gibi bir durum
yarattığını düşünmekten kendimi alamıyorum.
Globalleşme ya da küreselleşme bir ideoloji mi?.. Gerek şartlarından
biri inanç olan bir oluşum, bir süreç mi?.. İnançlar ve/veya ideolojiler
gibi globalleşmenin de illa yandaşlarının ve karşıtlarının olması
mı gerekiyor?.. Bana öyle gelmiyor. Globalleşme bana, insanoğlunun,
ya da daha açık bir deyişle gerek tek tek insanların gerek tek tek
insan gruplarının ve gerekse toplu olarak bütün insanlığın, oluşmasına
bir kere daha ister istemez katkıda bulunduğu halde, üstünde egemenlik
kurmayı hala başaramadığı toplumsal evrimleşme sürecinin yeni ve
öncellerinden epeyce değişik bir aşaması gibi görünüyor. Böyle olunca
da, globalleşmeye karşı olmak ya da globalleşmeden yana olmak gibi
bir tercih yapmak zorunluluğu duymuyorum. Ben daha ziyade, olumlu
ve olumsuz bütün yanlarıyla globalleşme sürecinin tarafsız bir gözlemcisi
olmayı tercih ediyorum. Bu süreç karşısında çaresizliğini kabullenmiş,
bireysel düzlemde çaresizliğine çoğu zaman isyan da eden, ama yine
de tarafsız bir gözlemcisi... Zira, bugün üstünde egemenlik kurulmasına
imkan olmayan süreçlerin yarın egemenlik altına alınabilmesi ihtimalinin
ortaya çıkabilmesi için dahi, birilerinin şimdiden bu süreçler konusunda
tarafsız gözlemler yapması gerektiğini varsayıyorum.
Aslına bakılırsa, globalleşmeye karşı görüş beyan edenlerin çoğu,
bu sürecin bir tek ekonomi boyutuyla ilgileniyorlar. Sözgelimi üretimle
rant arasındaki ilişkiyi çok dolambaçlı hale getiren çok uluslu
şirketlerle; bu türden dünya devlerinin kotardığı, katıldığı ve
dünya nüfusunun tamamını ilgilendiren kararları kapalı kapılar ardında
aldığı ekonomi forumlarıyla; ister fiktif olsun ister reel, paranın,
yeryüzünün tamamında serbestçe ve şimdilik neredeyse denetimsiz
olarak dolanır hale gelmesiyle; dolayısıyla, rekabetin artık bütün
acımasızlığıyla ve hemen hemen tamamen dizginsiz olarak uluslararası
boyuta taşınmasıyla...
Evet bütün bunlar tehlikeli gelişmeler; ama bu madalyonun da bütün
benzerleri gibi bir yüzü daha var... İnsan yapısı teknoloji ürünlerinin
insanın uzantıları olduğunu daha önce defalarca belirtmiş olan Marshall
McLuhan ile, onun ölümünden sonra öğrencisi ve dostu Bruce M. Powers’ın
ortak imzalarıyla yayımlanan Global Köy başlıklı kitabın önsözünde
ifadesini bulan durum:
“İnsan bilincinin uzantıları, elektronik yoluyla kendilerini bir
bütün olarak dünya çevresine yansıtmakta ve insan türünü robotsu
bir geleceğe doğru yönlendirmektedirler. Başka bir deyişle, insanoğlunun
doğası, büyük bir hızla, çok yaygın bir global duyarlılığın oluşmasına
ve hiçbir gizin kalmamasına yol açacak olan enformasyon sistemlerine
dönüştürülmektedir.”
Global duyarlılık ve hiçbir gizin kalmaması... Uydu temelli bilgisayarlar,
televizyonlar, radyolar, cep telefonları, ATM’ler, vesaire sayesinde
dünyanın her yanındaki tek tek insanların, aynı olaylardan anında
haberdar olan, bu olaylarla ilgili olarak çeşitli kaynaklar tarafından
üretilmiş ya da derlenmiş bilgilere anında ulaşan ve duyduklarından
gördüklerinden, öğrendiklerinden aynı ölçüde etkilenerek benzer
tepkiler veren tek bir türün bireyleri haline gelmesi... Muhtemelen
bu sayede, insan hakları, özgürlükler, çevrenin korunması, yerleşim
gibi konularda yükselen ve giderek mücadeleci ve müdahaleci bir
kimliğe bürünen ve ulusal sınırları, ulusal politikaları daha şimdiden
fersah fersah aşmış olan küresel bilinç...
Aynı önsözde, bugün yaşanan çelişkili durum hakkında da şu görüşe
yer veriliyor:
“Şimdiki zaman hep acılı bir değişim süresinden ibaret olduğu için,
her kuşak dünyaya geçmişte bakar. (...) Romalılar, Antik Yunan dünyası
konusunda saplantılıdırlar; Yunanlılar ise (...), kendilerinden
önce gelen kabile dünyası konusunda. (...) Ama bu normaldir. İnsanlar
yaşantılarını, bir önceki dönemde yapılmış olanların akla uygun
taklitlerini yaparak geçirirler. Rönesans insanı, değerlendirmeci
olmayan klasikçiliğin zorlamasıyla, akıl ve imaj olarak Orta Çağ’da
yaşar. Ondokuzuncu yüzyıl insanı Rönesans’da yaşar. Biz ondokuzuncu
yüzyılda yaşıyoruz. Batı dünyasında, kendimize ilişkin toplu imajımız,
o dönemden kalmadır. (...)
“Şimdiki zamanda olan odur ki, artık değişim öyle büyük bir hızla
gerçekleşmektedir ki dikiz aynası işe yaramamaktadır. Jet hızıyla
giderken dikiz aynaları işe yaramazlar. Kişi, gelecekle başa çıkmanın
bir yolunu bulmak zorundadır. İnsanoğlu bundan böyle, bilinmeyen
karşısında duyduğu korku yüzünden yeni olan şeyleri eskisi gibi
birşeylere dönüştürmek için bu kadar çok enerji harcayamaz ve sanatçının
yaptığını yapmak zorundadır: Şimdiki zamana bir görev anlayışıyla
yaklaşmak; tartışılması gereken bir çevre olarak çözümleme ve başa
çıkma alışkanlığını geliştirmek ki, gelecek, çok daha net bir biçimde
görülebilsin.”
McLuhan’ın bu tür bir çözümleme için ürettiği fevkalade özgün bir önerisi
var: Dörtlü ya da tetrad. Amaç, daha önce bilinmeyen ve düz bir
çizgi üstünde değil de birkaç boyutta birden değişen süreçleri o
süreçlerin içinde yaşarken ve değişimin ivmesi gitgide artarken
kavramak olunca, buna benzer ya da bundan farklı başka yöntemler
de geliştirmek mümkün elbette... Öte yandan her yeniliğe, her yeni
kavrama olduğu gibi globalleşmeye direnmeye devam etmek de mümkün...
Değişip duran evren ve evrenin evrimsel süreçleri karşısında insan
zihninin öyle bir yapısı var ki, her konuda neredeyse sonsuz sayıda
olasılık üstünde rasgele fikir yürütebiliyor. Bu fikirlerin tek
bir insan temelinde olsun, birbirleriyle tutarlı olması bile gerekmiyor.
Şimdilik jet hızıyla gidiyoruz ve durum bu... Jet hızının yarattığı
türbülans... Zihinlerimiz, birkaç istisnayla, eskisinden farklı
olarak avcının, kağnının, atlı arabanın, bisikletin, otomobilin
değil ve fakat bu sefer jet hızının yarattığı türbülans, ardındaki
girdap içinde olanı biteni kavramaya ve geleceğe ilişkin tahminler
yapmaya debeleniyor, yine tıpkı eskisi gibi... Ve doğal olarak eskisine
oranla çok daha fazla zorlanıyor. İyi de ya yarın öbür gün değişim
anlamında ses hızını aşarsak, hele hele ışık hızını!.. O zaman ne
olacak? Işığın o kadar fazla hız yapıyor olmasına dahi karşı çıkacak
mı global köyden birileri?
|
|