İstiklal C Kallavi S 4/3
80050 Beyoğlu İSTANBUL

t: 212 292 5585
f: 212 292 5586

merhaba@sav.org.tr

Vakıf | Etkinlikler | Çalışma Grupları | Yayınlar | Görüşler | Bağlantılar | Mektup

SAV; kendini "Bireyin, kitlelerin, toplumsal katman ve sınıfların yaşama aktif bir biçimde katılmasını sağlamaya yönelik bir bilgi taşıyıcısı" olarak tanımlar; toplumda ve üyeleri arasında dayanışma duygu ve bilincinin geliştirilmesine özel bir önem verir.
Ölüm Oruçları ve Cezaevlerinde Gelinen Yer

Radikal, 29 mart 2001’de “SON DAKİKA” haberlerinde aşağıdaki haberi geçti.

“Ölüm oruçlarında kritik dönem 

Cezaevlerinde ölüm orucu eylemi yapan tutuklu ve hükümlülerin yakınları, eylemcilerin su, şeker ve tuz almayı bıraktıklarını bildirerek, daha kritik bir döneme girildiğini söylediler. F tipi cezaevlerinden vazgeçilmesi yönünde istekleri olmadığını ifade eden tutuklu ve hükümlü yakınları, infaz yasalarının, uluslararası standartlar dahilinde, ortak kullanım alanları açılarak uygulanmasını talep ettiklerini ifade ettiler.”

Bundan tam üç ay önce sağcısı, solcusu tüm toplum, tıpkı bugün ekonomiyi tartıştığımız gibi, hep beraber bu olayı tartışıyor ve ahkam kesiyorduk.

Kimilerimiz birebir “içeridekiler” gibi düşünüyorduk. F Tipi Cezaevlerini uygulattırmayacaktık. Bu uygulamadan devlet vazgeçene kadar sokaklardaydık. “İçeridekiler”, “Dışarıdakiler” bu saldırıyı püskürtecektik.

Kimilerimiz, “eylemcilerin” de “destekçilerin” de tam karşısındaydı. “İçeride” hem devleti “14 yıldır” “inlerine” sokmayacak kadar güçlü, hem de bu inlere düşmüş taraftarlarını isim isim seçerek, törenler düzenleyerek, olmazsa zorla ölüm orucuna yatıracak kadar “zalim” örgütler vardı. F Tipi Cezaevleri tam da bu işin ilacıydı; uygulanmaya başladığında bir taşla iki kuşu da vuracak; hem artık bu örgüt inine dönüşmüş yuvaları cezaevine dönüştürecek hem de insanları bu örgütlerin baskısından ve eğitiminden kurtararak kazanacaktık; böylece terörün başka bir kaynağını da kurutacaktık. Bu konuda F Tipi cezaevlerinden ve devletten yana olmayan herkes eylemcilerin destekçisi demekti. Bu durumda destekçiler de tıpkı içeridekiler gibi “fanatiklerdi”, fanatiklerin yanında ise sadece şimdiye dek hep yanlış tarafta olmayı “becermiş” bazı aydınlar vardı.

Biz ise sorunun “en başta bir “ölüm / yaşam” sorunu, ardından “insanca yaşam” sorunu olarak görülmesi gerektiğini” düşünüyorduk.  2000 yılında cezaevlerindeki onlarca insanının “bu koşullarda yaşamaya elveda” deyip gittikleri bir ülkenin yurttaşı olma utancını bizlere yaşatmaya hakları olmadığını bilerek, Başbakanı, Adalet Bakanını, ilgili tüm kurumları çözüm bulmak üzere görevlerini yapmaya; devlet kurumları dışındaki tüm kurumları ve tek tek kişileri bu utancı yaşamamak için  çözüm konusunda ellerinden gelen tüm çabayı göstermeye çağırıyorduk. F Tipi Cezaevi konusunda ise bir saplantımız yoktu. Sadece çözümün her şart altında cezaevlerindeki insanların insan olmaktan gelen haklarını içermesi gerektiğini; F tipi ya da hangi tipte olursa olsun hiçbir cezaevinde insan olmanın gerekleri ile çelişen hiçbir tasarım ya da uygulamanın yapılamayacağını, yapılmaması gerektiğini vurguluyorduk. Diğer yandan da çözümün önündeki en büyük engeli seziyor ve “sorunun doğrudan muhatapları; bir yanıyla cezaevi ile ilgili tüm kurumların yöneticileri, diğer yanıyla ölüme yatanlar “bu siyasal kapışmada biz kazanacağız ya da kazandık “ yaklaşımında olmamalıdır.  Ölüme yatanları tekrar yaşam safına geçirmekle Türkiye kazanacak, ölümlerin gerçekleşmesi ile yine Türkiye kaybedecektir.” diyorduk.

Önce, umutlandık: Daha önce sonuç vermiş bir formülasyon sonucu oluşturulan  arabulucu aydınlar grubu “içeridekiler” ile görüşüyor ve bir uzlaşma zemini yaratmaya çalışıyordu. Adalet Bakanı, televizyonlarda F Tipi Cezaevleri’nin sivil toplum örgütlerinin de katılımıyla gözden geçirileceğini ve daha sonra devreye alınacağını açıklıyordu. (Bu açıklama yapılırken, bu açıklamanın “içeridekiler” tarafından çözüm olarak görülmediğini ve kabul edilmediğini açıklamayı yapanlar ve arabulucular biliyordu.) 

Ardından, devlet, “cezaevlerini ele geçirme” planını uygulamaya soktu. 21 cezaevinde birden “bir yıldır hazırlığı yapılan” operasyon başladı. Günlerce süren operasyon sırasında 32 kişi ölmüştü ama olsun “Hayata Dönüş Operasyonu” başarılı olmuştu. 

Operasyon sürerken ve sonrasındaki birkaç gün tüm taraflar kendi açılarından tepkilerini gösterdiler. 

Olayı protesto edenler, operasyonun yürütüldüğü şiddete eşdeğer bir şiddetle dağıtıldılar.

Diğer taraftakiler ise, medyanın da katılımı ile zafer çığlıkları atmaya başladılar. Nihayet devlet devletliğini göstermişti. İşte bakın devlet devlet olunca sorunlar ne güzel çözülüyordu.

Her geçen gün yalakalığı daha fazla açığa çıkan medya kalemşörlerinin yaratmaya çalıştığı rüzgarı da arkasına alan ilgililer, tüm siyasi tutuklu ve hükümlüler üzerinde terör estirmeye, 12 eylülde dahi sistemli olarak bütün cezaevlerinde uygulanamamış yaptırımları tüm cezaevlerinde uygulamaya başladı. F tipi cezaevlerinde, 12 eylül deneyiminin sonuçlarını da içerecek biçimde tam bir tecrit ve baskı koşulları yaratıldı. İçeridekilere uygulanan baskı yetmiyordu. Bu konu dışarıdakiler açısından da çözülmeliydi: Basına sansür getirildi. İstanbul Barosu hakkında soruşturma başlatıldı. Bu arada, “Bilgi ve İletişim Çağı” olarak adlandırılması genel kabul görmüş bu çağda, parlak bir zeka örneği gösterilerek cezaevleri arasındaki iletişimin ve hatta kışkırtmaların sorumlusu da bulundu: Avukatlar.  O halde, hem girişleri çok sıkı kontrol edilmeliydi, hem görüşmeleri bilinmeliydi. Bazen don gömlek bırakılıncaya kadar arandılar, bazen çırılçıplak soyuldular ama her şart altında baskı altına alındılar.

Tabipler Birliği de, “istemeyenlere müdahale etmemeyi” savunma gafletinde bulunmuştu. Tüm medya kalemşörleri saldırıya geçti. Bu doktorların seçilmişleri de ne saçmalıyorlardı. Hatta bunların doktorluğu bile tartışmalıydı. Gelecek seçimlerde doktorların büyük çoğunluğu bu gafilleri de başından atmalıydı. Öyle “istemeyenlere müdahale etmeme” falan olamazdı; istemeyenler, istemeye istemeye ölmeye çalışırlarken bir noktada bilincini yitirirler ve o noktada doktorlar devreye girerek müdahalede bulunurlar, “hastayı” hayata döndürürlerdi. Sonra? Sonra herşey yeniden başlardı. “Hasta” yine müdahale istemez, yine bilincini yitirir, yine müdahale edilir, yine hayata döndürülür ve hasta vazgeçmezse bu böyle sonsuza dek sürüp giderdi.

Böylece F Tipi Cezaevleri sorunu karşı tarafı ezerek ve uygulanmayacak denilen herşeyi uygulayarak, açlık grevleri ise hayata döndürülme yöntemi bulunarak çözülmüş oldu. Haksızlık etmeyelim; arada bir bazı gazete ve yayın organlarında haberler, köşe yazıları, yorumlar, tutuklu ve hükümlülerden gelen mektuplar yayınlandı ve sorunun ciddiyeti gözler önüne serilmeye çalışıldı.

Araya bayramlar girdi; “Açlığın ne menem bir şey olduğunu anlamak ve yoksullarla dayanışmak için” bir ay günde sekiz-on saat tuttuğumuz oruçların acısını çıkarmak üzere şekerler yedik, ardından kurbanlar kestik, dokuzar günlük tatiller yaptık. 

Sonra hiç bitmeyen ekonomik krizlerimizden biri daha patladı; şimdi yeni kurtarıcımızın elinde efendilerimize dil dökerek sağladığı paralarla gelmesini dört gözle bekliyor, yeni fedakarlıklara katlanmaya alıştırılıyoruz.

Birden yaklaşık 150 gündür, açlık grevinde olan – arada bir “yahu bunlar neden ölmüyorlar?” diye imalı biçimde sorduğumuz- açlık grevinde olanları “Hayata Dönüş Operasyonu” sonrası, azalmak yerine artan, çoğu duvarlara yazı yazmak, pankart - afiş asmak, gösteriye katılmaktan tutuklu ya da hükümlü “teröristler”in 35’i hastaneye kaldırıldı. Biri yolda öldü.

Başbakan, Adalet bakanı ve ilgililerden çözüm bulmalarını talep etmiyoruz.

Medyadan olayı gündeme getirmesini beklemiyoruz.

Partiler, sivil toplum örgütleri ve tek tek kişilerden duyarsız kalmamayı ve çözüm konusunda ellerinden gelen çabayı göstermelerini istemiyoruz.

Sadece ve sadece;

Tüm baskı dönemlerinde evlatlarına sahip çıkmaktan başka hiçbir amaçları olmayan, en az “içerdekiler” kadar aşağılanan ve ezilen, hor görülen, kendileri tutuklanan, açlık grevleri dönemlerinde kendileri de aç kalan fakat her koşulda yakınlarına sahip çıkmayı başarma onuruna erişen tutuklu ve yakınlı hükümlülerinin taleplerininin son bir çığlık olarak duyulmasını talep ediyoruz. 

 

Ek: AB’ne verilen Ulusal Program’ın Giriş Bölümündeki İlgili Madde

2.1.14. Cezaevlerindeki Tutukluluk Koşulları 

Türk Hükümeti, cezaevlerindeki olumsuzlukların giderilmesi hususunda kararlıdır ve bu yönde yoğun bir çaba içindedir.

Tüm Avrupa'da 1960-70'li yıllarda vazgeçilen koğuş sistemi, ülkemizde de terkedilmektedir. Cezaevleri, Avrupa Konseyi ve Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi'nin tavsiyeleri doğrultusunda, BM Cezaevleri Asgari Standartları ile Avrupa Konseyi kurallarına uygun hale getirilmektedir.

Bu alanda kısa vadede,* Adalet Bakanlığı'nca, idarecilerin ve Cumhuriyet başsavcılarının cezaevlerindeki denetim ve kontrollerinin daha etkin hâle getirilmesi sağlanacak ve * Terörle Mücadele Kanunu Değişiklik Tasarısı'nın yasalaştırılarak, bu suçlardan hükümlü bulunanların da açık görüş yapma ve iş yurdu çalışmalarına katılımlarına ilişkin hususlar gözden geçirilecektir. Bu konudaki diğer önlemler, "Adalet ve İçişleri" bölümünde yer almaktadır.

 

Ana Sayfa

Vakıf | Etkinlikler | Çalışma Grupları | Yayınlar | Görüşler | Bağlantılar | Mektup