| Ölüm Oruçları ve
Cezaevlerinde Gelinen Yer
Radikal,
29 mart 2001’de “SON DAKİKA” haberlerinde aşağıdaki haberi
geçti.
“Ölüm oruçlarında
kritik dönem
Cezaevlerinde
ölüm orucu eylemi yapan tutuklu ve hükümlülerin yakınları,
eylemcilerin su, şeker ve tuz almayı bıraktıklarını
bildirerek, daha kritik bir döneme girildiğini söylediler. F tipi
cezaevlerinden vazgeçilmesi yönünde istekleri olmadığını
ifade eden tutuklu ve hükümlü yakınları, infaz yasalarının,
uluslararası standartlar dahilinde, ortak kullanım alanları açılarak
uygulanmasını talep ettiklerini ifade ettiler.”
Bundan tam
üç ay önce sağcısı, solcusu tüm toplum, tıpkı bugün
ekonomiyi tartıştığımız gibi, hep beraber bu olayı tartışıyor
ve ahkam kesiyorduk.
Kimilerimiz
birebir “içeridekiler” gibi düşünüyorduk. F Tipi
Cezaevlerini uygulattırmayacaktık. Bu uygulamadan devlet vazgeçene
kadar sokaklardaydık. “İçeridekiler”, “Dışarıdakiler”
bu saldırıyı püskürtecektik.
Kimilerimiz,
“eylemcilerin” de “destekçilerin” de tam karşısındaydı.
“İçeride” hem devleti “14 yıldır” “inlerine”
sokmayacak kadar güçlü, hem de bu inlere düşmüş taraftarlarını
isim isim seçerek, törenler düzenleyerek, olmazsa zorla ölüm
orucuna yatıracak kadar “zalim” örgütler vardı. F Tipi
Cezaevleri tam da bu işin ilacıydı; uygulanmaya başladığında
bir taşla iki kuşu da vuracak; hem artık bu örgüt inine dönüşmüş
yuvaları cezaevine dönüştürecek hem de insanları bu örgütlerin
baskısından ve eğitiminden kurtararak kazanacaktık; böylece terörün
başka bir kaynağını da kurutacaktık. Bu konuda F Tipi
cezaevlerinden ve devletten yana olmayan herkes eylemcilerin destekçisi
demekti. Bu durumda destekçiler de tıpkı içeridekiler gibi
“fanatiklerdi”, fanatiklerin yanında ise sadece şimdiye dek
hep yanlış tarafta olmayı “becermiş” bazı aydınlar vardı.
Biz
ise sorunun “en başta bir “ölüm / yaşam” sorunu, ardından
“insanca yaşam” sorunu olarak görülmesi gerektiğini” düşünüyorduk.
2000 yılında cezaevlerindeki onlarca insanının “bu koşullarda
yaşamaya elveda” deyip gittikleri bir ülkenin yurttaşı olma
utancını bizlere yaşatmaya hakları olmadığını bilerek, Başbakanı,
Adalet Bakanını, ilgili tüm kurumları çözüm bulmak üzere görevlerini
yapmaya; devlet kurumları dışındaki tüm kurumları ve tek tek
kişileri bu utancı yaşamamak için
çözüm konusunda ellerinden gelen tüm çabayı göstermeye
çağırıyorduk. F Tipi Cezaevi konusunda ise bir saplantımız
yoktu. Sadece çözümün her şart altında cezaevlerindeki
insanların insan olmaktan gelen haklarını içermesi gerektiğini;
F tipi ya da hangi tipte olursa olsun hiçbir cezaevinde insan olmanın
gerekleri ile çelişen hiçbir tasarım ya da uygulamanın yapılamayacağını,
yapılmaması gerektiğini vurguluyorduk. Diğer yandan da çözümün
önündeki en büyük engeli seziyor ve “sorunun doğrudan
muhatapları; bir yanıyla cezaevi ile ilgili tüm kurumların yöneticileri,
diğer yanıyla ölüme yatanlar “bu siyasal kapışmada biz
kazanacağız ya da kazandık “ yaklaşımında olmamalıdır.
Ölüme yatanları tekrar yaşam safına geçirmekle Türkiye
kazanacak, ölümlerin gerçekleşmesi ile yine Türkiye
kaybedecektir.” diyorduk.
Önce,
umutlandık: Daha önce sonuç vermiş bir formülasyon sonucu oluşturulan
arabulucu aydınlar grubu “içeridekiler” ile görüşüyor
ve bir uzlaşma zemini yaratmaya çalışıyordu. Adalet Bakanı,
televizyonlarda F Tipi Cezaevleri’nin sivil toplum örgütlerinin
de katılımıyla gözden geçirileceğini ve daha sonra devreye alınacağını
açıklıyordu. (Bu açıklama yapılırken, bu açıklamanın “içeridekiler”
tarafından çözüm olarak görülmediğini ve kabul edilmediğini
açıklamayı yapanlar ve arabulucular biliyordu.)
Ardından,
devlet, “cezaevlerini ele geçirme” planını uygulamaya soktu.
21 cezaevinde birden “bir yıldır hazırlığı yapılan”
operasyon başladı. Günlerce süren operasyon sırasında 32 kişi
ölmüştü ama olsun “Hayata Dönüş Operasyonu” başarılı
olmuştu.
Operasyon
sürerken ve sonrasındaki birkaç gün tüm taraflar kendi açılarından
tepkilerini gösterdiler.
Olayı
protesto edenler, operasyonun yürütüldüğü şiddete eşdeğer
bir şiddetle dağıtıldılar.
Diğer
taraftakiler ise, medyanın da katılımı ile zafer çığlıkları
atmaya başladılar. Nihayet devlet devletliğini göstermişti.
İşte bakın devlet devlet olunca sorunlar ne güzel çözülüyordu.
Her
geçen gün yalakalığı daha fazla açığa çıkan medya kalemşörlerinin
yaratmaya çalıştığı rüzgarı da arkasına alan ilgililer, tüm
siyasi tutuklu ve hükümlüler üzerinde terör estirmeye, 12 eylülde
dahi sistemli olarak bütün cezaevlerinde uygulanamamış yaptırımları
tüm cezaevlerinde uygulamaya başladı. F tipi cezaevlerinde, 12
eylül deneyiminin sonuçlarını da içerecek biçimde tam bir
tecrit ve baskı koşulları yaratıldı. İçeridekilere uygulanan
baskı yetmiyordu. Bu konu dışarıdakiler açısından da çözülmeliydi:
Basına sansür getirildi. İstanbul Barosu hakkında soruşturma başlatıldı.
Bu arada, “Bilgi ve İletişim Çağı” olarak adlandırılması
genel kabul görmüş bu çağda, parlak bir zeka örneği gösterilerek
cezaevleri arasındaki iletişimin ve hatta kışkırtmaların
sorumlusu da bulundu: Avukatlar.
O halde, hem girişleri çok sıkı kontrol edilmeliydi, hem
görüşmeleri bilinmeliydi. Bazen don gömlek bırakılıncaya
kadar arandılar, bazen çırılçıplak soyuldular ama her şart
altında baskı altına alındılar.
Tabipler
Birliği de, “istemeyenlere müdahale etmemeyi” savunma
gafletinde bulunmuştu. Tüm medya kalemşörleri saldırıya geçti.
Bu doktorların seçilmişleri de ne saçmalıyorlardı. Hatta
bunların doktorluğu bile tartışmalıydı. Gelecek seçimlerde
doktorların büyük çoğunluğu bu gafilleri de başından atmalıydı.
Öyle “istemeyenlere müdahale etmeme” falan olamazdı;
istemeyenler, istemeye istemeye ölmeye çalışırlarken bir
noktada bilincini yitirirler ve o noktada doktorlar devreye girerek
müdahalede bulunurlar, “hastayı” hayata döndürürlerdi.
Sonra? Sonra herşey yeniden başlardı. “Hasta” yine müdahale
istemez, yine bilincini yitirir, yine müdahale edilir, yine hayata
döndürülür ve hasta vazgeçmezse bu böyle sonsuza dek sürüp
giderdi.
Böylece
F Tipi Cezaevleri sorunu karşı tarafı ezerek ve uygulanmayacak
denilen herşeyi uygulayarak, açlık grevleri ise hayata döndürülme
yöntemi bulunarak çözülmüş oldu. Haksızlık etmeyelim; arada
bir bazı gazete ve yayın organlarında haberler, köşe yazıları,
yorumlar, tutuklu ve hükümlülerden gelen mektuplar yayınlandı
ve sorunun ciddiyeti gözler önüne serilmeye çalışıldı.
Araya
bayramlar girdi; “Açlığın ne menem bir şey olduğunu anlamak
ve yoksullarla dayanışmak için” bir ay günde sekiz-on saat
tuttuğumuz oruçların acısını çıkarmak üzere şekerler
yedik, ardından kurbanlar kestik, dokuzar günlük tatiller yaptık.
Sonra
hiç bitmeyen ekonomik krizlerimizden biri daha patladı; şimdi
yeni kurtarıcımızın elinde efendilerimize dil dökerek sağladığı
paralarla gelmesini dört gözle bekliyor, yeni fedakarlıklara
katlanmaya alıştırılıyoruz.
Birden
yaklaşık 150 gündür, açlık grevinde olan – arada bir “yahu
bunlar neden ölmüyorlar?” diye imalı biçimde sorduğumuz- açlık
grevinde olanları “Hayata Dönüş Operasyonu” sonrası,
azalmak yerine artan, çoğu duvarlara yazı yazmak, pankart - afiş
asmak, gösteriye katılmaktan tutuklu ya da hükümlü “teröristler”in
35’i hastaneye kaldırıldı. Biri yolda öldü.
Başbakan,
Adalet bakanı ve ilgililerden çözüm bulmalarını talep
etmiyoruz.
Medyadan
olayı gündeme getirmesini beklemiyoruz.
Partiler,
sivil toplum örgütleri ve tek tek kişilerden duyarsız kalmamayı
ve çözüm konusunda ellerinden gelen çabayı göstermelerini
istemiyoruz.
Sadece
ve sadece;
Tüm
baskı dönemlerinde evlatlarına sahip çıkmaktan başka hiçbir
amaçları olmayan, en az “içerdekiler” kadar aşağılanan ve
ezilen, hor görülen, kendileri tutuklanan, açlık grevleri dönemlerinde
kendileri de aç kalan fakat her koşulda yakınlarına sahip çıkmayı
başarma onuruna erişen tutuklu ve yakınlı hükümlülerinin
taleplerininin son bir çığlık olarak duyulmasını talep
ediyoruz.
Ek: AB’ne verilen Ulusal Program’ın
Giriş Bölümündeki İlgili Madde
2.1.14. Cezaevlerindeki Tutukluluk Koşulları
Türk Hükümeti, cezaevlerindeki
olumsuzlukların giderilmesi hususunda kararlıdır ve bu yönde yoğun
bir çaba içindedir.
Tüm Avrupa'da 1960-70'li yıllarda vazgeçilen
koğuş sistemi, ülkemizde de terkedilmektedir. Cezaevleri, Avrupa
Konseyi ve Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi'nin tavsiyeleri doğrultusunda,
BM Cezaevleri Asgari Standartları ile Avrupa Konseyi kurallarına
uygun hale getirilmektedir.
Bu alanda kısa vadede,* Adalet Bakanlığı'nca,
idarecilerin ve Cumhuriyet başsavcılarının cezaevlerindeki
denetim ve kontrollerinin daha etkin hâle getirilmesi sağlanacak
ve * Terörle Mücadele Kanunu Değişiklik Tasarısı'nın yasalaştırılarak,
bu suçlardan hükümlü bulunanların da açık görüş yapma ve iş
yurdu çalışmalarına katılımlarına ilişkin hususlar gözden
geçirilecektir. Bu konudaki diğer önlemler, "Adalet ve İçişleri"
bölümünde yer almaktadır. |