|
Ekonomide hangi sorunu tartışsak, söz dönüp dolaşıyor “faiz dışı fazla”
(FDF) kavramına geliyor; adeta neredeyse her taşın altından bu kavram
çıkıyor. Vatandaş, belki bu kavramın teknik olarak ne anlama geldiğini
bilmiyor ama bir şeyi çok iyi biliyor ve yaşayarak öğreniyor; FDF
yükseliyorsa anlıyorki, yaşam düzeyi geriliyor, sahip olduğu hakların bir
çoğu FDF uğruna feda ediliyor. Emekçiyse satın alma gücünün düştüğünü,
çiftçiyse kendisine yapılan desteklerin azaldığını, esnafsa kendisine açılan
kredilerin gerilediğini görüyor ve hissediyor. Bunlar birbirlerinden
bağımsız olarak yaptıkları tek tek tespitler. Ayrıca, topluca sağlık ve
eğitim hizmetlerinden gün geçtikçe eskisi kadar yararlanamadıklarını da fark
ediyorlar.
Topluca farkına vardıkları bir diğer gerçek, ödedikleri vergilerin
kendilerine kamu hizmeti olarak geri dönmediğidir. Vergi haftalarında asılan
dövizlerde (pankartlarda) yer alan “ey vatandaş ödediğin her kuruş vergi
sana yol, su, elektrik vb hizmetler olarak geri dönecektir” ifadesinin bir
boş slogandan öteye gitmediği anlaşılmıştır. Yani vatandaş, ödediği verginin
yerli ve yabancı rantiye kesimlerine gittiğinin farkına varmıştır.
Tüm bunlar, vatandaşın FDF uğruna feda ettiği ve katlandığı şeyler. Peki
ya hükümetler, onlar da FDF’den muzdarip mi? İşleri eskisi kadar kolay
değil. Çünkü esnekliğini yitirmiş bütçeler ve IMF programının dayattığı FDF
koşulu, hükümetlere kendi siyasal programlarını kısmen de olsa uygulamaya
koyabilme olanağını artık vermemektedir. Bu açıdan bakıldığında, durum
siyasal iktidarların geleceği açısından elverişli gözükmüyor.
Ama kısa dönemde aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Özellikle emeğin
örgütlü kesimlerinden gelen taleplerin geri çevrilmesine, eskisinden daha
kolay mazeret bulunabilmektedir. Hatırlanacaktır, kamu emekçilerinin maaşa
ve sosyal haklara ilişkin talepleri Hükümet tarafından “vallahi, IMF öyle
istiyor, FDF kısıtımız var. Elimiz kolumuz bağlı, istesek de veremiyoruz”
gerekçesiyle geri çevrilmiştir. “Okullar olmasa milli eğitimi ne iyi
yönetirdim” diyen eski bir Milli Eğitim Bakanı’nın bu ünlü sözü bugün tüm
bakanlıklar için geçerli hale gelmiştir. Hükümetler açısından bu durum bir
fırsat mı yoksa bir tehdit mi yaratıyor bilmiyoruz. Bekleyip göreceğiz, bunu
zaman gösterecektir.
İşte, yazımızın amacı herkesi yakından ilgilendiren ve adeta fetiş haline
getirilen bu kavramı tartışmaya açmak, gerisindeki mevcut kaynak tahsis
mekanizmalarını ortaya çıkarmak, bunun yarattığı sorunları gündeme getirmek
ve mevcuttan farklı bir kaynak tahsis mekanizmasının üretilip
üretilemeyeceğini sorgulamaktır.
İsterseniz FDF neden önemlidir, nasıl hesaplanır konularına bir
değinelim.
FDF Neden Önemli?
FDF veya birincil fazla (primary surplus) IMF - Dünya Bankası (DB)
patentli istikrar programlarının uygulanmasında önemli bir performans
göstergesi olarak kabul edilmektedir. FDF iki açıdan önem taşımaktadır; 1.
hedeflenen düzeye ulaşılmasıyla uluslararası finans çevrelerine programı
uygulamakta olan ilgili ülkenin kararlı olduğu mesajı verilmektedir. 2.
borçlanma üzerindeki baskının azaltılması olanağı yaratılmaktadır.
Bilindiği üzere, IMF-DB patentli programların temel amacı ilgili ülkenin
borcunun sürdürülebilirliğinin sağlanmasıdır. Bunun için ilgili borçlu
ülkenin borç verenlere “borcunu ödeyeceğine dair” bir güven tesis etmesi
gerekir. İşte bu güvence, FDF ile verilmektedir. Bu açıdan bakıldığında,
ilgili ülkedeki bütün makro ekonomik göstergelerin neden FDF’ye
endekslendiği, kilitlendiği daha iyi anlaşılmaktadır. Zaten, FDF bu
öneminden ötürü bir fetiş haline getirilmekte ve başlıca ekonomik
göstergeler arasında sayılmaktadır.
Bu arada IMF’nin alacaklılarla ilgili ülke arasında sadece bir
katalizörlük (aracılık) görevi üstlendiği anlamı çıkarılmamalıdır. Brezilya,
Arjantin ve Türkiye örneklerinde olduğu gibi, IMF aynı zamanda bu ülkeler
nezdinde en büyük alacaklılar arasında yer almaktadır. Dolayısıyla FDF, IMF
için de alacağın tahsil edilebilirliği açısından bir emniyet sübabı görevini
görmektedir. İşte bu nedenledir ki, IMF konu üzerinde ısrarla durmakta, FDF
hedefinde yapılacak bir revizyon sert tartışmalara neden olmaktadır. Bu
açıdan bakıldığında, “kendim için bir şey istiyorsam namerdim” sözü IMF için
geçerli değildir.
FDF Nasıl Hesaplanır?
FDF, Konsolide Kamu Sektörü Gelirlerinden, Faiz Dışı (Hariç) Konsolide
Kamu Sektörü Harcamalarının çıkarılmasıyla elde edilmektedir. Ardından Gayri
Safi Milli Hasıla (GSMH)’nın yüzdesi olarak ifade edilmektedir. Konsolide
Kamu Sektörü ile kastedilen; Konsolide Bütçe, üç Bütçe Dışı Fon, 26 Kamu
İktisadi Teşebbüsü (KİT), Sosyal Güvenlik Kuruluşları ve İşsizlik Fonu’dur
ve İşsizlik Fonu’dur
(Ayrıntısı için bk. EK: 1 ).
Konsolide Kamu Sektörü FDF’ye en büyük katkı, Konsolide Bütçe’den
gelmektedir. Konsolide Bütçe FDF’si ise, iki şekilde hesaplanmaktadır; IMF
(Program) Tanımlı FDF ve Kamu Hesapları Bülteninde yer alan FDF. Bu iki FDF
arasında farklılıklar bulunmaktadır.
İkincisinden birincisine geçerken ayarlama kalemleri, gelirlerde faiz
gelirleri, Merkez Bankası karı ve yeniden değerleme tutarı; harcamalarda ise
risk hesabından oluşmaktadır. Bazen ilgili yılın özelliğine göre yeni
ayarlama kalemleri (örneğin, ilgili yılda elde edilen özelleştirme gelirleri
o yılın konsolide bütçe gelirinden düşülmektedir) de gündeme gelebiliyor.
IMF’nin Maliye Bakanlığı’ndan farklı bir FDF tanımına gitmesinin nedeni,
IMF’nin bütçesel sürecin içinde şekillenmeyen ve süreklilik niteliği
taşımayan gelir ve gider kalemlerini bütçe gelir ve gideri olarak kabul
etmemesidir. Benzeri bir ayarlama, Konsolide Bütçe dışındaki kesimler için
de yapılmaktadır.
İşte, Kamu Konsolide Sektörü için açıklanan Program Tanımlı FDF hedefi bu
ayarlamalar yapıldıktan sonra açıklanan bir FDF’dir.
Görülüyor ki, FDF denildiğinde karşımıza;
• Konsolide Bütçe FDF’si
• Konsolide Kamu Sektörü FDF’si
• Program (IMF) Tanımlı FDF
gibi kavramlar çıkmaktadır. IMF ile yapılan görüşmelerde performans
kriteri FDF olarak daha çok Program Tanımlı FDF (yani ilgili ayarlamalar
yapılarak hesaplanmış Konsolide Kamu Sektörü FDF’si) dikkate alınmaktadır.
Hesabın Konsolide Kamu Sektörü düzeyinde yapılmasının nedeni, kamunun
tamamının görülebilir olmasındandır.
Matematiksel olarak Program Tanımlı FDF şu şekilde tanımlanabilir:
Konsolide Kamu Sektörü Dengesi: Konsolide Kamu Sektörü Gelirleri -
Konsolide Kamu Sektörü Harcamaları
Konsolide Kamu Sektörü Harcamaları: Konsolide Kamu Sektörü Faiz
Harcamaları + Faiz Dışı Konsolide Kamu Sektörü Harcamaları
FDF: Konsolide Kamu Sektörü Gelirleri - Faiz Dışı Konsolide Kamu Sektörü
Harcamaları
Buradan da görüleceği üzere, FDF verebilmek için Konsolide Kamu Sektörü
Gelirlerinin Faiz Dışı Konsolide Kamu Sektörü Harcamalarından yüksek olması
gerekmektedir. Konuyu sayısal bir örnekle açıklayacak olursak;
Konsolide Kamu Sektörü Gelirleri toplamı 100 katrilyon, Faiz Harcamaları
toplamı 50 katrilyon, Faiz Dışı Harcamalar ise 70 katrilyon lira olsun. Bu
durumda, Konsolide Kamu Sektörü giderleri toplamı (50+70=) 120 katrilyon
lira olacağına göre, Konsolide Kamu Sektörü dengesi (100-120=) 20 katrilyon
lira açık verecektir. FDF ise, (Gelirler - Faiz Dışı Harcamalar) 30
katrilyon lira olmaktadır. İşte bu 30 katrilyonluk FDF, 50 katrilyon liralık
faiz harcamalarının bir bölümünü karşılamakta kullanılacak ve geriye kalan
kısmı ise, yeni borçlanmayla karşılanacaktır. Borçların ana para ödemeleri
için de ayrıca borçlanılacaktır. Yani, FDF ne kadar yüksek olursa, bunun
faiz ve borç ana paranın ödemesine katkısı o ölçüde büyük olacaktır.
Örneğimizdeki Faiz Dışı Harcama 70’den 50 katrilyona düşürülürse, FDF’nin
20’den (100-50=) 50 katrilyon liraya yükseleceği aşikardır. Görülüyorki,
Faiz Dışı Harcamalar kısıldığında FDF yükselmektedir.
Mevcut FDF Yöntemi
Son yıllarda Türkiye ekonomisi adeta yüzde 6.5’lik FDF (Program Tanımlı
FDF)’ye kilitlenmiş durumdadır. 2005 yılı Makro Hedeflerinden anlaşılıyor
ki, bu hedef 2005 yılında da korunacaktır (hem hedef değişmemekte hem de FDF
yöntemi eski yıllarda olduğu gibi sürdürülmektedir. Nitekim, yöntemin
değişmediği 2005 Bütçe büyüklüklerinden anlaşılmaktadır (Ayrıntısı için
sırasıyla EK: 2 ve
EK: 3 ’de yer alan 15 ve 25 Ekim 2004 tarihli Birgün’de
yayımlanmış yazılarımıza bakılabilir). Bu hedefe geçmiş yıllarda olduğu
gibi, önümüzdeki yılda da şu yöntemlerle ulaşılmaya çalışılacaktır:
• Dolaylı vergiler artırılacak
• Personel harcamaları kısılacak
• Yatırımlar kısılacak
• KİT’lere transferler kısılacak
• Sosyal Güvenlik Kuruluşlarına yapılan transferle, sosyal nitelikli
diğer transferler kısılacak
• Sosyal harcamalar (eğitim, sağlık vb. ) kısılacak
Uygulanmakta olan mevcut yöntemin bizi götüreceği yer böyle bir yerdir.
Anlaşılıyor ki, FDF hedefinin mevcut yöntemle tutturulması, KDV ve ÖTV
gibi dolaylı vergilerin artırılması, kamu çalışanlarının ücret ve
maaşlarının düşürülmesi, sosyal hakların kısılması küçük işletmelerin
desteksiz bırakılması, çiftçilere verilen desteklerin azaltılması,
emeklilerin daha da yoksullaşması, kamu yatırımlarının yok denecek düzeye
inmesi, sağlığın, eğitimin kaynaksız bırakılması anlamına geliyor. Yani,
özetle kamu küçültülmüş oluyor.
IMF-DB için, FDF hedefinin tutturulması sonucu gelir bölüşümü ve bir dizi
sosyal ilişkinin bozulacak olması hiç önemli değildir. Gerçi son yıllarda
IMF programlarının yarattığı sosyal risklerin önemli boyutlara ulaşmasından
ve bu programlara yönelik gelişmekte olan ülkelerdeki çalışan kesimlerin
örgütlü tepkilerinin yoğunlaşmasından olsa gerek, iki kuruluş arasında
yapılan iş bölümünün bir gereği olarak DB, bu tür sosyal riskleri giderek
önemser hale gelmiştir. Böylelikle, DB aracılığıyla IMF programlarının
yarattığı sosyal riskler giderilmeye çalışılmaktadır. Yani doğru bir
benzetmeyle IMF, ekonomik ve sosyal yapıda derin yaraların açılmasına neden
olmakta; DB ise, derinleşen bu yaralara pansuman tedavisi yapmaktadır.
Burada ilginç olan, tedavinin faturasının yaraya neden olana değil bizzat
mağdura çıkarılmasıdır. Çünkü, DB tarafından sağlanan yardım hibe olmayıp
geri dönüşü olan kredi şeklindedir. Ayrıca şurası da bir gerçek ki, mağdurun
(ilgili ülkenin) bu zararı zarara neden olana (IMF’ye) rücu etmesi (ondan
tazminat alabilmesi) mümkün olamamaktadır.
Görülüyor ki, IMF-DB açısından sorun, ortaya çıkacak sorunların
varlığından ziyade onların yaratacağı risklerdir. Riskler ise, ilgili
ülkenin kaynaklarıyla finanse edilen projelerin uygulamaya konmasıyla
bertaraf edilmektedir. Riskler ortadan kalktığında, bu ikili açısından zaten
sorun da çözülmüş olmaktadır. Böyle bir durumda, artık önemli olan her yıl
hedeflenen FDF’nin tutturulmasıdır. Varsın bu hedef uğruna, gelir bölüşümü
daha da bozulmuş olsun; işsizlik, yoksulluk, sosyal güvencesizlik,
sağlıksızlık, eğitimsizlik sorunları diz boyuna ulaşmış olsun. Bunlar hiç
önemli değildir. Nitekim, bütçelerimizin “kamu hizmeti” ve “sosyal hizmet”
üretememe noktasına gelmesi bu ikiliyi hiç ama hiç ilgilendirmemektedir.
Ekonomik büyüme refaha yansımamış, ekonomi büyürken işsizlik artmış,
emekçilerin vergi yükü milli gelir pastasındaki payından daha büyük olmuş,
emekçiler dolaylı vergilerin yükünü kaldıramaz noktaya gelmiş, emekçiler
açısından daha nice yakıcı sorunlar çıkmış; bunlar bu ikilinin umurunda bile
değildir. Yeterki, FDF hedefi tutturulmuş olsun.
Ya piyasalar? Zorla kişilik kazandırılmış piyasalar, kraldan (IMF-DB’den)
fazla kralcı olmuşlar. Görüyor ve duyuyoruz ki, piyasalar sabah akşam FDF
ile kalkmakta FDF ile yatmaktadır. Artık önemli olan bu ikilinin ve
piyasaların ekonomimiz için ne düşündüğüdür, ne algıladığıdır; gerisi boş
lakırdıdır. Ama gerisi dediğimiz ise, koskoca bir toplum. Yani, başta
emekçiler olmak üzere halkın ezici çoğunluğu.
Bu ezici çoğunluğu ve yaşadığı sorunları, başta Hükümet olmak üzere kimse
görmezden gelemez. Özellikle, görmezden gelen hükümetlerin akibetinin ne
olduğuna yakından şahit olduk. 6 Kasım seçim sonuçlarının ortaya koyduğu
gerçek, FDF’ye endekslenmiş politikaların bizzat o politikaların
uygulayıcısı konumundaki siyasal iktidarı iktidardan etmiş olmasıdır.
Seçimler sonrasında iktidar olan AKP maalesef bu gerçeği unutmuş
gözüküyor. Çünkü, AKP’nin Acil Eylem Planı, Hükümet Programları ve
icraatları özü itibariyle IMF-DB ikilisinin güdümünde sürdürülmekte olan
programın devamı niteliğindedir. AKP, bu mevcut programdan öylesine memnun
olmuş olmalı ki, yeni bir stand-by anlaşmasıyla “bu ikiliyle bir üç yıl
daha” demeye hazırlanıyor.
Seçenekler Var mı?
Halbuki yeni bir stand-by çözüm değil, çözümsüzlük demektir. Türkiye’nin
isimleri değişen ama özü değişmeyen bu birbirinin benzeri programlarla
kendine bir gelecek oluşturması mümkün değildir. Anlaşılıyor ki, AKP’nin
vizyonu ve amaçlarını kendisinin üretebildiği bir alternatif modeli
bulunmamaktadır. Zaten böyle bir model üretilebilmiş olsaydı, yeni bir
stand-by arayışı içinde olunmazdı.
Bu durumda Hükümetin önünde yeni stand-by’a giderken iki seçenek
bulunmaktadır; FDF’yi aşağıya çekebilmek için IMF ile sıkı bir pazarlığa
girişmek, bu olmuyorsa mutlaka kendisine dayatılan FDF hedefine ulaşmanın
mevcuttan farklı bir yöntemini bulmak. İlki için hem iktidarın ilk
günlerinde hem de ilerleyen günlerinde böyle bir çaba sarfedildi ve her
seferinde bu yöndeki talepler IMF tarafından reddedildi. Hatırlanacaktır,
IMF Başkan Yardımcısı Kruger 4. İzmir İktisat Kongresi’nde bu tartışmayı
sert çıkışıyla noktalamıştır. Dolayısıyla, bu seçeneğin bugünlerde yeniden
seslendirilebilmesi pek mümkün gözükmüyor. Bu durumda, seçenek sayısı
kaçınılmaz olarak teke iniyor; yani FDF’ye ulaşmanın mevcuttan farklı bir
yönteminin (ya da farklı bir FDF yönetiminin) bulunması.
Birinci Seçenek: Sosyal Altyapı Harcamalarını FDF Hesabının Dışında
Tutma
FDF hedefine ulaşmanın mevcuttan farklı iki tür yöntemi olabilir.
Bunlardan ilki, IMF ile müzakereyi gerektirirken diğerinin böyle bir
zorunluluğu bulunmamaktadır. İlki, Brezilya Başkanı Lula ile Arjantin
Başkanı Kirchner’in ortak çabalarıyla geliştirilmiş ve 2004 Mart’ında
“Copacabana Deklarasyonu” ya da “Copacabana Anlaşması” (Copacabana Act) diye
anılan bir belgeyle hayata geçirilmiştir. Bu belgeyle iki ülkenin “FDF
kısıtı altında sosyal politikalardan vazgeçmeyeceği” ilan edilmiştir. Yani,
bunda böyle bu iki ülkede FDF hedeflerinin, ulusal ekonomilerinin büyüme ve
yatırım potansiyellerini engellemeyecek biçimde bağımsız olarak tespit
edileceği duyurulmuştur.
Bu kararın ilk adımı olarak Arjantin kamu kesimi FDF hedefini 2004 için
yüzde 3’e çektiğini açıklamış ve sözkonusu hedefin 2005 başında ekonominin
koşullarına göre yeniden revize edeceğini ilan etmiştir. Bu arada her iki
ülke de, FDF tanımlarını daraltarak sosyal altyapı harcamalarını bu tanıma
dahil etmeyeceklerini açıklamışlardır. Böylece, bir taşla iki kuş
vurulabilmiştir.
Prof. Dr. Erinç Yeldan’ın da tespit ettiği gibi, “bu iki ülke, dış borç
yükünü, kamu hizmetlerini geriletmeyecek ve halkın refahında daha fazla
daralma yaratmayacak biçimde sürdürmenin yollarını aramaktadır. Her iki ülke
de, IMF’ye karşı ‘yüksek borçlu’ ülke konumlarını sosyal hizmetlerin
kalitesini sürdürme doğrultusunda kullanabilecekleri stratejik bir direnme
unsuruna dönüştürmenin pragmatik reçetelerini araştırmaya devam etmektedir”
(Bk. Yeldan’ın 28 Temmuz 2004 tarihli Birgün’de yer alan “Arjantin
Dersleri-2: Borç İdaresi” başlıklı yazısı).
Bu iki ülkenin başlattığı bu mücadeleye diğer Latin Amerika ülkelerinden
de büyük bir destek gelmektedir. Görülüyor ki, her iki ülke de, IMF’ye karşı
yüksek borçlu ülke olmalarından kaynaklanan dezavantajlı konumlarını sözünü
ettiğimiz deklarasyonla avantajlı bir duruma getirmeyi başarabilmişlerdir.
Bunların dışında bir diğer önemli gelişme, Arjantin’de gerçekleşti.
Arjantin Başkanı, yakın zamanda Amerikalı Maliye yetkililerine borçların 100
milyar dolarlık kısmının yani dörtte birinin iptal edilmesi başvurusunda
bulundu. Önerilen bu yeni ödeme planında, borcun daha fazla ödenmesi
ekonominin düzenli büyümesi koşuluna bağlanmıştır. Böylece, çok yüksek borç
ödemeleri nedeniyle büyümenin ve yoksullara aktarılan kaynakların tehlikeye
girmesi önlenmeye çalışılmıştır.
Ancak henüz bu yeni ödeme planı kabul görmüş değildir. Başta IMF olmak
üzere zengin ülkelerin hükümetleri, borçlu olduğu kişi ve kurumlarla
uzlaşmaya varması için Arjantin Hükümeti’ne büyük bir baskı yapmaktadır ve
bu baskılar bugün de devam etmektedir (Ayrıntısı için bk. 3 Kasım 2004
tarihli Birgün’de yer alan "Arjantin Rest Çekti" başlıklı haber).
Sanırız AKP Hükümeti’nin bundan çıkaracağı çok olumlu dersler vardır.
FDF’nin aşağı çekilmesinde bu iki ülkeye gösterilen müsamaha, anlaşılan AKP
Hükümeti’nden esirgenmektedir. Ya da belki de bu iki ülkenin gösterdiği
siyasi direniş ve kararlılık Türkiye’den daha güçlü olduğu için sonuçlar
böyle olmuştur. Buna rağmen yine de bu iki ülkenin başlattığı mücadele, AKP
için yol gösterici olabilir. FDF aşağı çekilemeyecektir; ama FDF’nin
tanımının iki ülkede olduğu gibi sosyal altyapı harcamalarının hesap dışında
tutularak daraltılması mümkün olabilecektir. IMF ile sıkı bir müzakere
yapıldığında, bu seçeneğin gerçekleşebilmesi yüksek bir olasılık olarak
gözüküyor.
Yakın zamana kadar FDF vurgusu ile tanımlanan mali uyumun bütçelerde
kesintiye gitme olarak anlaşılması ya da böyle algılanması konusunda bir
görüş birliğinden bahsedilebilirse de, son zamanlarda gerek IMF-DB
çevrelerinde gerekse bu çevrelere yakın iktisatçılar arasında mali uyumun
miktarı kadar kalitesinin de önemli olduğu konusunda görüşler oluşmaya
başlamıştır.
Çünkü yapılan araştırmalar göstermiştir ki, IMF destekli istikrar
programları FDF’ye kilitlenme nedeniyle mali uyumun miktarını önemsemekte
ancak kalitesini ihmal etmektedir. Harcamalarda herhangi bir ayırım
gözetmeden tüm harcama kalemlerini kapsayan kesintiler eğitim, sağlık,
adalet, sosyal yardımlar gibi harcamaların bütçe paylarının düşmesine neden
olmuştur. Bu paylar korunamadığında, ilgili ülkede beşeri sermaye erozyona
uğramakta ve büyüme uzun dönemde olumsuz etkilenmektedir.
Nitekim, benzeri bir çalışma Türkiye için de yapılmış ve benzeri sonuçlar
elde edilmiştir. Söz konusu çalışmada, IMF destekli istikrar programının
uygulanması sırasında mali uyumda kalite sorununun geri plana itildiği
gösterilmektedir (Ayrıntısı için bk. Ferhat Emil ve H. Hakan Yılmaz’ın “Kamu
Borçlanması İstikrar Programları ve Uygulanan Maliye Politikalarının
Kalitesi: Genel Sorunlar ve Türkiye Üzerine Gözlemler” başlıklı çalışması.
Bu çalışma, 18. Maliye Kongresine tebliğ olarak sunulmuştur. Yukarıda sözünü
ettiğimiz araştırmalar, burada ayrıntılı bir şekilde verilmektedir).
Bu sonuçlar, sosyal altyapı harcamalarındaki kesintiler devam
ettirildiğinde halkın zaten sarsılmış olan ekonomik ve sosyal dengelerinin
daha da bozulacağını işaret etmektedir. Ayrıca açıktır ki, bu harcamalardan
giderek yoksun bırakılmış bir ekonominin sürdürülebilir bir büyüme sürecine
girebilmesi de mümkün değildir.
Dolayısıyla mevcut IMF tanımlı FDF, sosyal altyapı harcamaları dışarıda
bırakılarak mutlaka revize edilmelidir. Bu fırsat henüz kaçırılmış değildir.
2005 Bütçesi’nin Plan-Bütçe Komisyonu görüşmeleri sürecinde konu
canlandırılabilir. IMF’nin ikna edilmesi halinde, bu seçenek çok rahatlıkla
sözünü ettiğimiz iki öncü ülke örneğinde olduğu gibi hayata geçirilebilir.
İkinci Seçenek: Vergi Reformu Yaparak FDF Yaratma
İkinci yöntem, FDF hedefinin mevcut yöntemin dokunmadığı bazı gelir
kalemlerinde ayarlama yapılarak ulaşıldığı bir yöntemdir. Yani, FDF hedefine
faiz dışı harcamalar kısılmadan bir tür vergi reformu yapılarak
ulaşılabilmektedir. Hatta kaynağının vergilerle karşılanması konusunda
toplumsal bir uzlaşma sağlanabiliyorsa, faiz dışı harcamaların bu yöntemde
artırılabilmesi de imkan dahilindedir.
Bu yöntemde esas olan mevcuttaki gibi, hedeflenen FDF’nin sağlanıyor
olmasıdır. Bunun nasıl sağlanacağı o toplumun, o ülkenin kendi sorunudur.
Dolayısıyla, bu seçeneğin IMF ile müzakere edilmesinin bir gereği
bulunmamaktadır. Çünkü, IMF için aslolan FDF hedefinin tutturulmasıdır. Bu
seçeneğin mevcuttan farkı, mali uyumun yükünü faiz dışı giderler yerine bazı
vergi kalemlerine yüklemesidir. Örneğin, bu durumda yapılacak bir vergi
reformunun ana unsurları şunlar olabilir:
• Bir defalık servet vergisi getirilmesi,
• Devlet iç borçlanma senetlerinin (DİBS) faiz gelirlerinin
vergilendirilmesi,
• Sıcak paranın bir işlem vergisine (Tobin vergisi gibi) tabi tutulması.
Açıktır ki, bu seçenekte adil olmayan dolaylı vergilerin göreli önemi
azalmakta ve faiz dışı konselide kamu sektörü harcamalarında kısıntıya
gidilmesi uygulamasına son verilmektedir. Kaldı ki, bunlar da yabancı
olduğumuz öneriler değil. Hatırlanacaktır, 1994 krizinin aşılmasında
getirilen Net Aktif Vergisi bir tür servet vergisiydi. Keza benzer şekilde,
IMF programı sürerken 2000 yılında geçmişe dönük olarak DİBS’lerden elde
edilen faizlere düşük oranlı bir vergi getirilmişti.
Uzun dönemde, bu seçenekle birlikte devreye sokulabilecek bir başka
seçenek kayıt dışı ekonominin kayıt altına alınmasıdır. Ancak bunun için
ciddi bir siyasi irade gerekir. Ne yazık ki, AKP Hükümeti böyle bir iradeden
yoksun gözüküyor (Hükümete yönelik bu eleştirimiz için,
EK: 4 ve
EK: 5 ’de
yer alan 1 ve 8 Ekim 2004 tarihli Birgün’deki yazılarımıza bakılabilir).
Öteyandan, işveren örgütü TİSK ise bu öneriye sıcak bakmaktadır. Şurası
bir gerçektir ki, sosyal taraflar bu konuda önemli bir mesafe
katetmişlerdir. Bu açıdan, konunun geçenlerde toplanan Çalışma Meclisi’nin
Sonuç Bildirgesi’ne taşınmış olması sevindiricidir (Ayrıntısı için
EK: 6’da
yer alan 24 Eylül 2004 tarihli Birgün’deki yazımıza bakılabilir).
Bu Sonuç Bildirgesi’ne imza veren Hükümet bunun gereğini yapabilecek mi?
Şimdilik bir şey yapmayacağı anlaşılıyor. İleride ne olur, bakalım,
göreceğiz. Ancak hemen belirtmeliyiz ki, sorunun çözümünde uzlaşmaya
varılması, sürecin sorunsuz geçeceği anlamına gelmemelidir. İşveren kesimi
ve işçi kesimi, kayıt dışının önlenmesine yönelik çözümlerin öncelikleri
konusunda farklı düşünmektedir. İşveren kesimi, SSK primi ve vergi oranları
gibi istihdam vergilerinin aşağı çekilmesine önem verirken, işçi kesimi
sendikal örgütlenmeye öncelik vermektedir.
Tartıştığımız bu iki seçeneğin ve bunlarla birlikte uzun dönemde devreye
sokulabilecek üçüncü seçeneğin varlığı gösteriyor ki, IMF-DB programı
yürütülürken bile seçeneksiz değiliz. Varın gerisini siz düşününüz; “IMF-DB
patentli programa bir kez hayır” denildiğinde, ülke menfaatlerine uygun ne
tür zengin seçeneklerle karşı karşıya kalabileceğimizi. Bu tür seçeneklerin
tartışıldığı bir çalışmada, geliştirilen modelin bulguları servet stoku
üzerine getirilecek bir ek vergi aracılığıyla finanse edilecek sosyal hizmet
yatırımlarının, uygulanmakta olan mevcut programa görece uzun dönemde daha
olumlu sonuçlar vereceğini ortaya koymaktadır (Ayrıntısı için bk. E. Voyvoda
ve E. Yeldan’ın İşletme ve Finans Dergisi’nin Kasım 2002 sayısında
yayımlanan “Türkiye ekonomisi için kriz sonrası alternatif uyum
stratejileri” başlıklı makalesi).
Bu seçeneklerin
hayata geçirilebilmesi için IMF-DB patentli programların mağdur ettiği
toplumsal kesimlerin örgütlü temsilcileri (sendikalar başta olmak üzere
demokratik kitle ve meslek örgütleri ve emekten yana siyasi partiler), bu
seçenekleri seslendirebilmeli ve Hükümet’i bu yönde zorlamalıdır. Bu
mücadele verilmediği takdirde, Hükümet’in bu seçenekleri gündeme getirmesi
pek olası gözükmüyor.
|