SOSYAL ARAŞTIRMALAR VAKFI

SAV; kendini "Bireyin, kitlelerin, toplumsal katman ve sınıfların yaşama aktif bir biçimde katılmasını sağlamaya yönelik bir bilgi taşıyıcısı" olarak tanımlar; toplumda ve üyeleri arasında dayanışma duygu ve bilincinin geliştirilmesine özel bir önem verir.

 
istatistik  

ANASAYFA VAKIF TUSAM ALMANAK MEDYADAN

   

SAV

İletişim:

İstiklal Caddesi  Balo Sokak     Analin Apt.

No: 17/2

Beyoğlu - İstanbul

tel: 212 292 5585
fax: 212 292 5586

merhaba@sav.org.tr

 Üyelik Ödentileri ve Bağış için 
Banka Hesap No: 

Vakıfbank 
Finans Market 
İstanbul Şubesi Taksim 
005-3029264

 
 
 
Mevcuttan Farklı Bir Faiz Dışı Fazla Yöntemi (Yönetimi) Mümkün mü?

Doç. Dr. Aziz KONUKMAN

GÜ İİBF İktisat Bölümü Öğretim Üyesi

Ekonomide hangi sorunu tartışsak, söz dönüp dolaşıyor “faiz dışı fazla” (FDF) kavramına geliyor; adeta neredeyse her taşın altından bu kavram çıkıyor. Vatandaş, belki bu kavramın teknik olarak ne anlama geldiğini bilmiyor ama bir şeyi çok iyi biliyor ve yaşayarak öğreniyor; FDF yükseliyorsa anlıyorki, yaşam düzeyi geriliyor, sahip olduğu hakların bir çoğu FDF uğruna feda ediliyor. Emekçiyse satın alma gücünün düştüğünü, çiftçiyse kendisine yapılan desteklerin azaldığını, esnafsa kendisine açılan kredilerin gerilediğini görüyor ve hissediyor. Bunlar birbirlerinden bağımsız olarak yaptıkları tek tek tespitler. Ayrıca, topluca sağlık ve eğitim hizmetlerinden gün geçtikçe eskisi kadar yararlanamadıklarını da fark ediyorlar.

Topluca farkına vardıkları bir diğer gerçek, ödedikleri vergilerin kendilerine kamu hizmeti olarak geri dönmediğidir. Vergi haftalarında asılan dövizlerde (pankartlarda) yer alan “ey vatandaş ödediğin her kuruş vergi sana yol, su, elektrik vb hizmetler olarak geri dönecektir” ifadesinin bir boş slogandan öteye gitmediği anlaşılmıştır. Yani vatandaş, ödediği verginin yerli ve yabancı rantiye kesimlerine gittiğinin farkına varmıştır.

Tüm bunlar, vatandaşın FDF uğruna feda ettiği ve katlandığı şeyler. Peki ya hükümetler, onlar da FDF’den muzdarip mi? İşleri eskisi kadar kolay değil. Çünkü esnekliğini yitirmiş bütçeler ve IMF programının dayattığı FDF koşulu, hükümetlere kendi siyasal programlarını kısmen de olsa uygulamaya koyabilme olanağını artık vermemektedir. Bu açıdan bakıldığında, durum siyasal iktidarların geleceği açısından elverişli gözükmüyor.

Ama kısa dönemde aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Özellikle emeğin örgütlü kesimlerinden gelen taleplerin geri çevrilmesine, eskisinden daha kolay mazeret bulunabilmektedir. Hatırlanacaktır, kamu emekçilerinin maaşa ve sosyal haklara ilişkin talepleri Hükümet tarafından “vallahi, IMF öyle istiyor, FDF kısıtımız var. Elimiz kolumuz bağlı, istesek de veremiyoruz” gerekçesiyle geri çevrilmiştir. “Okullar olmasa milli eğitimi ne iyi yönetirdim” diyen eski bir Milli Eğitim Bakanı’nın bu ünlü sözü bugün tüm bakanlıklar için geçerli hale gelmiştir. Hükümetler açısından bu durum bir fırsat mı yoksa bir tehdit mi yaratıyor bilmiyoruz. Bekleyip göreceğiz, bunu zaman gösterecektir.

İşte, yazımızın amacı herkesi yakından ilgilendiren ve adeta fetiş haline getirilen bu kavramı tartışmaya açmak, gerisindeki mevcut kaynak tahsis mekanizmalarını ortaya çıkarmak, bunun yarattığı sorunları gündeme getirmek ve mevcuttan farklı bir kaynak tahsis mekanizmasının üretilip üretilemeyeceğini sorgulamaktır.

İsterseniz FDF neden önemlidir, nasıl hesaplanır konularına bir değinelim.

FDF Neden Önemli?

FDF veya birincil fazla (primary surplus) IMF - Dünya Bankası (DB) patentli istikrar programlarının uygulanmasında önemli bir performans göstergesi olarak kabul edilmektedir. FDF iki açıdan önem taşımaktadır; 1. hedeflenen düzeye ulaşılmasıyla uluslararası finans çevrelerine programı uygulamakta olan ilgili ülkenin kararlı olduğu mesajı verilmektedir. 2. borçlanma üzerindeki baskının azaltılması olanağı yaratılmaktadır.

Bilindiği üzere, IMF-DB patentli programların temel amacı ilgili ülkenin borcunun sürdürülebilirliğinin sağlanmasıdır. Bunun için ilgili borçlu ülkenin borç verenlere “borcunu ödeyeceğine dair” bir güven tesis etmesi gerekir. İşte bu güvence, FDF ile verilmektedir. Bu açıdan bakıldığında, ilgili ülkedeki bütün makro ekonomik göstergelerin neden FDF’ye endekslendiği, kilitlendiği daha iyi anlaşılmaktadır. Zaten, FDF bu öneminden ötürü bir fetiş haline getirilmekte ve başlıca ekonomik göstergeler arasında sayılmaktadır.

Bu arada IMF’nin alacaklılarla ilgili ülke arasında sadece bir katalizörlük (aracılık) görevi üstlendiği anlamı çıkarılmamalıdır. Brezilya, Arjantin ve Türkiye örneklerinde olduğu gibi, IMF aynı zamanda bu ülkeler nezdinde en büyük alacaklılar arasında yer almaktadır. Dolayısıyla FDF, IMF için de alacağın tahsil edilebilirliği açısından bir emniyet sübabı görevini görmektedir. İşte bu nedenledir ki, IMF konu üzerinde ısrarla durmakta, FDF hedefinde yapılacak bir revizyon sert tartışmalara neden olmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, “kendim için bir şey istiyorsam namerdim” sözü IMF için geçerli değildir.

FDF Nasıl Hesaplanır?

FDF, Konsolide Kamu Sektörü Gelirlerinden, Faiz Dışı (Hariç) Konsolide Kamu Sektörü Harcamalarının çıkarılmasıyla elde edilmektedir. Ardından Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH)’nın yüzdesi olarak ifade edilmektedir. Konsolide Kamu Sektörü ile kastedilen; Konsolide Bütçe, üç Bütçe Dışı Fon, 26 Kamu İktisadi Teşebbüsü (KİT), Sosyal Güvenlik Kuruluşları ve İşsizlik Fonu’dur ve İşsizlik Fonu’dur (Ayrıntısı için bk. EK: 1 ).

Konsolide Kamu Sektörü FDF’ye en büyük katkı, Konsolide Bütçe’den gelmektedir. Konsolide Bütçe FDF’si ise, iki şekilde hesaplanmaktadır; IMF (Program) Tanımlı FDF ve Kamu Hesapları Bülteninde yer alan FDF. Bu iki FDF arasında farklılıklar bulunmaktadır.

İkincisinden birincisine geçerken ayarlama kalemleri, gelirlerde faiz gelirleri, Merkez Bankası karı ve yeniden değerleme tutarı; harcamalarda ise risk hesabından oluşmaktadır. Bazen ilgili yılın özelliğine göre yeni ayarlama kalemleri (örneğin, ilgili yılda elde edilen özelleştirme gelirleri o yılın konsolide bütçe gelirinden düşülmektedir) de gündeme gelebiliyor. IMF’nin Maliye Bakanlığı’ndan farklı bir FDF tanımına gitmesinin nedeni, IMF’nin bütçesel sürecin içinde şekillenmeyen ve süreklilik niteliği taşımayan gelir ve gider kalemlerini bütçe gelir ve gideri olarak kabul etmemesidir. Benzeri bir ayarlama, Konsolide Bütçe dışındaki kesimler için de yapılmaktadır.

İşte, Kamu Konsolide Sektörü için açıklanan Program Tanımlı FDF hedefi bu ayarlamalar yapıldıktan sonra açıklanan bir FDF’dir.

Görülüyor ki, FDF denildiğinde karşımıza;

• Konsolide Bütçe FDF’si

• Konsolide Kamu Sektörü FDF’si

• Program (IMF) Tanımlı FDF

gibi kavramlar çıkmaktadır. IMF ile yapılan görüşmelerde performans kriteri FDF olarak daha çok Program Tanımlı FDF (yani ilgili ayarlamalar yapılarak hesaplanmış Konsolide Kamu Sektörü FDF’si) dikkate alınmaktadır. Hesabın Konsolide Kamu Sektörü düzeyinde yapılmasının nedeni, kamunun tamamının görülebilir olmasındandır.

Matematiksel olarak Program Tanımlı FDF şu şekilde tanımlanabilir:

Konsolide Kamu Sektörü Dengesi: Konsolide Kamu Sektörü Gelirleri - Konsolide Kamu Sektörü Harcamaları

Konsolide Kamu Sektörü Harcamaları: Konsolide Kamu Sektörü Faiz Harcamaları + Faiz Dışı Konsolide Kamu Sektörü Harcamaları

FDF: Konsolide Kamu Sektörü Gelirleri - Faiz Dışı Konsolide Kamu Sektörü Harcamaları

Buradan da görüleceği üzere, FDF verebilmek için Konsolide Kamu Sektörü Gelirlerinin Faiz Dışı Konsolide Kamu Sektörü Harcamalarından yüksek olması gerekmektedir. Konuyu sayısal bir örnekle açıklayacak olursak;

Konsolide Kamu Sektörü Gelirleri toplamı 100 katrilyon, Faiz Harcamaları toplamı 50 katrilyon, Faiz Dışı Harcamalar ise 70 katrilyon lira olsun. Bu durumda, Konsolide Kamu Sektörü giderleri toplamı (50+70=) 120 katrilyon lira olacağına göre, Konsolide Kamu Sektörü dengesi (100-120=) 20 katrilyon lira açık verecektir. FDF ise, (Gelirler - Faiz Dışı Harcamalar) 30 katrilyon lira olmaktadır. İşte bu 30 katrilyonluk FDF, 50 katrilyon liralık faiz harcamalarının bir bölümünü karşılamakta kullanılacak ve geriye kalan kısmı ise, yeni borçlanmayla karşılanacaktır. Borçların ana para ödemeleri için de ayrıca borçlanılacaktır. Yani, FDF ne kadar yüksek olursa, bunun faiz ve borç ana paranın ödemesine katkısı o ölçüde büyük olacaktır.

Örneğimizdeki Faiz Dışı Harcama 70’den 50 katrilyona düşürülürse, FDF’nin 20’den (100-50=) 50 katrilyon liraya yükseleceği aşikardır. Görülüyorki, Faiz Dışı Harcamalar kısıldığında FDF yükselmektedir.

 Mevcut FDF Yöntemi

Son yıllarda Türkiye ekonomisi adeta yüzde 6.5’lik FDF (Program Tanımlı FDF)’ye kilitlenmiş durumdadır. 2005 yılı Makro Hedeflerinden anlaşılıyor ki, bu hedef 2005 yılında da korunacaktır (hem hedef değişmemekte hem de FDF yöntemi eski yıllarda olduğu gibi sürdürülmektedir. Nitekim, yöntemin değişmediği 2005 Bütçe büyüklüklerinden anlaşılmaktadır (Ayrıntısı için sırasıyla EK: 2 ve EK: 3 ’de yer alan 15 ve 25 Ekim 2004 tarihli Birgün’de yayımlanmış yazılarımıza bakılabilir). Bu hedefe geçmiş yıllarda olduğu gibi, önümüzdeki yılda da şu yöntemlerle ulaşılmaya çalışılacaktır:

• Dolaylı vergiler artırılacak

• Personel harcamaları kısılacak

• Yatırımlar kısılacak

• KİT’lere transferler kısılacak

• Sosyal Güvenlik Kuruluşlarına yapılan transferle, sosyal nitelikli diğer transferler kısılacak

• Sosyal harcamalar (eğitim, sağlık vb. ) kısılacak

Uygulanmakta olan mevcut yöntemin bizi götüreceği yer böyle bir yerdir.

Anlaşılıyor ki, FDF hedefinin mevcut yöntemle tutturulması, KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerin artırılması, kamu çalışanlarının ücret ve maaşlarının düşürülmesi, sosyal hakların kısılması küçük işletmelerin desteksiz bırakılması, çiftçilere verilen desteklerin azaltılması, emeklilerin daha da yoksullaşması, kamu yatırımlarının yok denecek düzeye inmesi, sağlığın, eğitimin kaynaksız bırakılması anlamına geliyor. Yani, özetle kamu küçültülmüş oluyor.

IMF-DB için, FDF hedefinin tutturulması sonucu gelir bölüşümü ve bir dizi sosyal ilişkinin bozulacak olması hiç önemli değildir. Gerçi son yıllarda IMF programlarının yarattığı sosyal risklerin önemli boyutlara ulaşmasından ve bu programlara yönelik gelişmekte olan ülkelerdeki çalışan kesimlerin örgütlü tepkilerinin yoğunlaşmasından olsa gerek, iki kuruluş arasında yapılan iş bölümünün bir gereği olarak DB, bu tür sosyal riskleri giderek önemser hale gelmiştir. Böylelikle, DB aracılığıyla IMF programlarının yarattığı sosyal riskler giderilmeye çalışılmaktadır. Yani doğru bir benzetmeyle IMF, ekonomik ve sosyal yapıda derin yaraların açılmasına neden olmakta; DB ise, derinleşen bu yaralara pansuman tedavisi yapmaktadır.

Burada ilginç olan, tedavinin faturasının yaraya neden olana değil bizzat mağdura çıkarılmasıdır. Çünkü, DB tarafından sağlanan yardım hibe olmayıp geri dönüşü olan kredi şeklindedir. Ayrıca şurası da bir gerçek ki, mağdurun (ilgili ülkenin) bu zararı zarara neden olana (IMF’ye) rücu etmesi (ondan tazminat alabilmesi) mümkün olamamaktadır.

Görülüyor ki, IMF-DB açısından sorun, ortaya çıkacak sorunların varlığından ziyade onların yaratacağı risklerdir. Riskler ise, ilgili ülkenin kaynaklarıyla finanse edilen projelerin uygulamaya konmasıyla bertaraf edilmektedir. Riskler ortadan kalktığında, bu ikili açısından zaten sorun da çözülmüş olmaktadır. Böyle bir durumda, artık önemli olan her yıl hedeflenen FDF’nin tutturulmasıdır. Varsın bu hedef uğruna, gelir bölüşümü daha da bozulmuş olsun; işsizlik, yoksulluk, sosyal güvencesizlik, sağlıksızlık, eğitimsizlik sorunları diz boyuna ulaşmış olsun. Bunlar hiç önemli değildir. Nitekim, bütçelerimizin “kamu hizmeti” ve “sosyal hizmet” üretememe noktasına gelmesi bu ikiliyi hiç ama hiç ilgilendirmemektedir. Ekonomik büyüme refaha yansımamış, ekonomi büyürken işsizlik artmış, emekçilerin vergi yükü milli gelir pastasındaki payından daha büyük olmuş, emekçiler dolaylı vergilerin yükünü kaldıramaz noktaya gelmiş, emekçiler açısından daha nice yakıcı sorunlar çıkmış; bunlar bu ikilinin umurunda bile değildir. Yeterki, FDF hedefi tutturulmuş olsun.

Ya piyasalar? Zorla kişilik kazandırılmış piyasalar, kraldan (IMF-DB’den) fazla kralcı olmuşlar. Görüyor ve duyuyoruz ki, piyasalar sabah akşam FDF ile kalkmakta FDF ile yatmaktadır. Artık önemli olan bu ikilinin ve piyasaların ekonomimiz için ne düşündüğüdür, ne algıladığıdır; gerisi boş lakırdıdır. Ama gerisi dediğimiz ise, koskoca bir toplum. Yani, başta emekçiler olmak üzere halkın ezici çoğunluğu.

Bu ezici çoğunluğu ve yaşadığı sorunları, başta Hükümet olmak üzere kimse görmezden gelemez. Özellikle, görmezden gelen hükümetlerin akibetinin ne olduğuna yakından şahit olduk. 6 Kasım seçim sonuçlarının ortaya koyduğu gerçek, FDF’ye endekslenmiş politikaların bizzat o politikaların uygulayıcısı konumundaki siyasal iktidarı iktidardan etmiş olmasıdır.

Seçimler sonrasında iktidar olan AKP maalesef bu gerçeği unutmuş gözüküyor. Çünkü, AKP’nin Acil Eylem Planı, Hükümet Programları ve icraatları özü itibariyle IMF-DB ikilisinin güdümünde sürdürülmekte olan programın devamı niteliğindedir. AKP, bu mevcut programdan öylesine memnun olmuş olmalı ki, yeni bir stand-by anlaşmasıyla “bu ikiliyle bir üç yıl daha” demeye hazırlanıyor.

Seçenekler Var mı?

Halbuki yeni bir stand-by çözüm değil, çözümsüzlük demektir. Türkiye’nin isimleri değişen ama özü değişmeyen bu birbirinin benzeri programlarla kendine bir gelecek oluşturması mümkün değildir. Anlaşılıyor ki, AKP’nin vizyonu ve amaçlarını kendisinin üretebildiği bir alternatif modeli bulunmamaktadır. Zaten böyle bir model üretilebilmiş olsaydı, yeni bir stand-by arayışı içinde olunmazdı.

Bu durumda Hükümetin önünde yeni stand-by’a giderken iki seçenek bulunmaktadır; FDF’yi aşağıya çekebilmek için IMF ile sıkı bir pazarlığa girişmek, bu olmuyorsa mutlaka kendisine dayatılan FDF hedefine ulaşmanın mevcuttan farklı bir yöntemini bulmak. İlki için hem iktidarın ilk günlerinde hem de ilerleyen günlerinde böyle bir çaba sarfedildi ve her seferinde bu yöndeki talepler IMF tarafından reddedildi. Hatırlanacaktır, IMF Başkan Yardımcısı Kruger 4. İzmir İktisat Kongresi’nde bu tartışmayı sert çıkışıyla noktalamıştır. Dolayısıyla, bu seçeneğin bugünlerde yeniden seslendirilebilmesi pek mümkün gözükmüyor. Bu durumda, seçenek sayısı kaçınılmaz olarak teke iniyor; yani FDF’ye ulaşmanın mevcuttan farklı bir yönteminin (ya da farklı bir FDF yönetiminin) bulunması.

Birinci Seçenek: Sosyal Altyapı Harcamalarını FDF Hesabının Dışında Tutma

FDF hedefine ulaşmanın mevcuttan farklı iki tür yöntemi olabilir. Bunlardan ilki, IMF ile müzakereyi gerektirirken diğerinin böyle bir zorunluluğu bulunmamaktadır. İlki, Brezilya Başkanı Lula ile Arjantin Başkanı Kirchner’in ortak çabalarıyla geliştirilmiş ve 2004 Mart’ında “Copacabana Deklarasyonu” ya da “Copacabana Anlaşması” (Copacabana Act) diye anılan bir belgeyle hayata geçirilmiştir. Bu belgeyle iki ülkenin “FDF kısıtı altında sosyal politikalardan vazgeçmeyeceği” ilan edilmiştir. Yani, bunda böyle bu iki ülkede FDF hedeflerinin, ulusal ekonomilerinin büyüme ve yatırım potansiyellerini engellemeyecek biçimde bağımsız olarak tespit edileceği duyurulmuştur.

Bu kararın ilk adımı olarak Arjantin kamu kesimi FDF hedefini 2004 için yüzde 3’e çektiğini açıklamış ve sözkonusu hedefin 2005 başında ekonominin koşullarına göre yeniden revize edeceğini ilan etmiştir. Bu arada her iki ülke de, FDF tanımlarını daraltarak sosyal altyapı harcamalarını bu tanıma dahil etmeyeceklerini açıklamışlardır. Böylece, bir taşla iki kuş vurulabilmiştir.

Prof. Dr. Erinç Yeldan’ın da tespit ettiği gibi, “bu iki ülke, dış borç yükünü, kamu hizmetlerini geriletmeyecek ve halkın refahında daha fazla daralma yaratmayacak biçimde sürdürmenin yollarını aramaktadır. Her iki ülke de, IMF’ye karşı ‘yüksek borçlu’ ülke konumlarını sosyal hizmetlerin kalitesini sürdürme doğrultusunda kullanabilecekleri stratejik bir direnme unsuruna dönüştürmenin pragmatik reçetelerini araştırmaya devam etmektedir” (Bk. Yeldan’ın 28 Temmuz 2004 tarihli Birgün’de yer alan “Arjantin Dersleri-2: Borç İdaresi” başlıklı yazısı).

Bu iki ülkenin başlattığı bu mücadeleye diğer Latin Amerika ülkelerinden de büyük bir destek gelmektedir. Görülüyor ki, her iki ülke de, IMF’ye karşı yüksek borçlu ülke olmalarından kaynaklanan dezavantajlı konumlarını sözünü ettiğimiz deklarasyonla avantajlı bir duruma getirmeyi başarabilmişlerdir.

Bunların dışında bir diğer önemli gelişme, Arjantin’de gerçekleşti. Arjantin Başkanı, yakın zamanda Amerikalı Maliye yetkililerine borçların 100 milyar dolarlık kısmının yani dörtte birinin iptal edilmesi başvurusunda bulundu. Önerilen bu yeni ödeme planında, borcun daha fazla ödenmesi ekonominin düzenli büyümesi koşuluna bağlanmıştır. Böylece, çok yüksek borç ödemeleri nedeniyle büyümenin ve yoksullara aktarılan kaynakların tehlikeye girmesi önlenmeye çalışılmıştır.

Ancak henüz bu yeni ödeme planı kabul görmüş değildir. Başta IMF olmak üzere zengin ülkelerin hükümetleri, borçlu olduğu kişi ve kurumlarla uzlaşmaya varması için Arjantin Hükümeti’ne büyük bir baskı yapmaktadır ve bu baskılar bugün de devam etmektedir (Ayrıntısı için bk. 3 Kasım 2004 tarihli Birgün’de yer alan "Arjantin Rest Çekti" başlıklı haber).

Sanırız AKP Hükümeti’nin bundan çıkaracağı çok olumlu dersler vardır. FDF’nin aşağı çekilmesinde bu iki ülkeye gösterilen müsamaha, anlaşılan AKP Hükümeti’nden esirgenmektedir. Ya da belki de bu iki ülkenin gösterdiği siyasi direniş ve kararlılık Türkiye’den daha güçlü olduğu için sonuçlar böyle olmuştur. Buna rağmen yine de bu iki ülkenin başlattığı mücadele, AKP için yol gösterici olabilir. FDF aşağı çekilemeyecektir; ama FDF’nin tanımının iki ülkede olduğu gibi sosyal altyapı harcamalarının hesap dışında tutularak daraltılması mümkün olabilecektir. IMF ile sıkı bir müzakere yapıldığında, bu seçeneğin gerçekleşebilmesi yüksek bir olasılık olarak gözüküyor.

Yakın zamana kadar FDF vurgusu ile tanımlanan mali uyumun bütçelerde kesintiye gitme olarak anlaşılması ya da böyle algılanması konusunda bir görüş birliğinden bahsedilebilirse de, son zamanlarda gerek IMF-DB çevrelerinde gerekse bu çevrelere yakın iktisatçılar arasında mali uyumun miktarı kadar kalitesinin de önemli olduğu konusunda görüşler oluşmaya başlamıştır.

Çünkü yapılan araştırmalar göstermiştir ki, IMF destekli istikrar programları FDF’ye kilitlenme nedeniyle mali uyumun miktarını önemsemekte ancak kalitesini ihmal etmektedir. Harcamalarda herhangi bir ayırım gözetmeden tüm harcama kalemlerini kapsayan kesintiler eğitim, sağlık, adalet, sosyal yardımlar gibi harcamaların bütçe paylarının düşmesine neden olmuştur. Bu paylar korunamadığında, ilgili ülkede beşeri sermaye erozyona uğramakta ve büyüme uzun dönemde olumsuz etkilenmektedir.

Nitekim, benzeri bir çalışma Türkiye için de yapılmış ve benzeri sonuçlar elde edilmiştir. Söz konusu çalışmada, IMF destekli istikrar programının uygulanması sırasında mali uyumda kalite sorununun geri plana itildiği gösterilmektedir (Ayrıntısı için bk. Ferhat Emil ve H. Hakan Yılmaz’ın “Kamu Borçlanması İstikrar Programları ve Uygulanan Maliye Politikalarının Kalitesi: Genel Sorunlar ve Türkiye Üzerine Gözlemler” başlıklı çalışması. Bu çalışma, 18. Maliye Kongresine tebliğ olarak sunulmuştur. Yukarıda sözünü ettiğimiz araştırmalar, burada ayrıntılı bir şekilde verilmektedir).

Bu sonuçlar, sosyal altyapı harcamalarındaki kesintiler devam ettirildiğinde halkın zaten sarsılmış olan ekonomik ve sosyal dengelerinin daha da bozulacağını işaret etmektedir. Ayrıca açıktır ki, bu harcamalardan giderek yoksun bırakılmış bir ekonominin sürdürülebilir bir büyüme sürecine girebilmesi de mümkün değildir.

Dolayısıyla mevcut IMF tanımlı FDF, sosyal altyapı harcamaları dışarıda bırakılarak mutlaka revize edilmelidir. Bu fırsat henüz kaçırılmış değildir. 2005 Bütçesi’nin Plan-Bütçe Komisyonu görüşmeleri sürecinde konu canlandırılabilir. IMF’nin ikna edilmesi halinde, bu seçenek çok rahatlıkla sözünü ettiğimiz iki öncü ülke örneğinde olduğu gibi hayata geçirilebilir.

İkinci Seçenek: Vergi Reformu Yaparak FDF Yaratma

İkinci yöntem, FDF hedefinin mevcut yöntemin dokunmadığı bazı gelir kalemlerinde ayarlama yapılarak ulaşıldığı bir yöntemdir. Yani, FDF hedefine faiz dışı harcamalar kısılmadan bir tür vergi reformu yapılarak ulaşılabilmektedir. Hatta kaynağının vergilerle karşılanması konusunda toplumsal bir uzlaşma sağlanabiliyorsa, faiz dışı harcamaların bu yöntemde artırılabilmesi de imkan dahilindedir.

Bu yöntemde esas olan mevcuttaki gibi, hedeflenen FDF’nin sağlanıyor olmasıdır. Bunun nasıl sağlanacağı o toplumun, o ülkenin kendi sorunudur. Dolayısıyla, bu seçeneğin IMF ile müzakere edilmesinin bir gereği bulunmamaktadır. Çünkü, IMF için aslolan FDF hedefinin tutturulmasıdır. Bu seçeneğin mevcuttan farkı, mali uyumun yükünü faiz dışı giderler yerine bazı vergi kalemlerine yüklemesidir. Örneğin, bu durumda yapılacak bir vergi reformunun ana unsurları şunlar olabilir:

• Bir defalık servet vergisi getirilmesi,

• Devlet iç borçlanma senetlerinin (DİBS) faiz gelirlerinin vergilendirilmesi,

• Sıcak paranın bir işlem vergisine (Tobin vergisi gibi) tabi tutulması.

Açıktır ki, bu seçenekte adil olmayan dolaylı vergilerin göreli önemi azalmakta ve faiz dışı konselide kamu sektörü harcamalarında kısıntıya gidilmesi uygulamasına son verilmektedir. Kaldı ki, bunlar da yabancı olduğumuz öneriler değil. Hatırlanacaktır, 1994 krizinin aşılmasında getirilen Net Aktif Vergisi bir tür servet vergisiydi. Keza benzer şekilde, IMF programı sürerken 2000 yılında geçmişe dönük olarak DİBS’lerden elde edilen faizlere düşük oranlı bir vergi getirilmişti.

Uzun dönemde, bu seçenekle birlikte devreye sokulabilecek bir başka seçenek kayıt dışı ekonominin kayıt altına alınmasıdır. Ancak bunun için ciddi bir siyasi irade gerekir. Ne yazık ki, AKP Hükümeti böyle bir iradeden yoksun gözüküyor (Hükümete yönelik bu eleştirimiz için, EK: 4 ve EK: 5 ’de yer alan 1 ve 8 Ekim 2004 tarihli Birgün’deki yazılarımıza bakılabilir).

Öteyandan, işveren örgütü TİSK ise bu öneriye sıcak bakmaktadır. Şurası bir gerçektir ki, sosyal taraflar bu konuda önemli bir mesafe katetmişlerdir. Bu açıdan, konunun geçenlerde toplanan Çalışma Meclisi’nin Sonuç Bildirgesi’ne taşınmış olması sevindiricidir (Ayrıntısı için EK: 6’da yer alan 24 Eylül 2004 tarihli Birgün’deki yazımıza bakılabilir).

Bu Sonuç Bildirgesi’ne imza veren Hükümet bunun gereğini yapabilecek mi? Şimdilik bir şey yapmayacağı anlaşılıyor. İleride ne olur, bakalım, göreceğiz.  Ancak hemen belirtmeliyiz ki, sorunun çözümünde uzlaşmaya varılması, sürecin sorunsuz geçeceği anlamına gelmemelidir. İşveren kesimi ve işçi kesimi, kayıt dışının önlenmesine yönelik çözümlerin öncelikleri konusunda farklı düşünmektedir. İşveren kesimi, SSK primi ve vergi oranları gibi istihdam vergilerinin aşağı çekilmesine önem verirken, işçi kesimi sendikal örgütlenmeye öncelik vermektedir.

Tartıştığımız bu iki seçeneğin ve bunlarla birlikte uzun dönemde devreye sokulabilecek üçüncü seçeneğin varlığı gösteriyor ki, IMF-DB programı yürütülürken bile seçeneksiz değiliz. Varın gerisini siz düşününüz; “IMF-DB patentli programa bir kez hayır” denildiğinde, ülke menfaatlerine uygun ne tür zengin seçeneklerle karşı karşıya kalabileceğimizi. Bu tür seçeneklerin tartışıldığı bir çalışmada, geliştirilen modelin bulguları servet stoku üzerine getirilecek bir ek vergi aracılığıyla finanse edilecek sosyal hizmet yatırımlarının, uygulanmakta olan mevcut programa görece uzun dönemde daha olumlu sonuçlar vereceğini ortaya koymaktadır (Ayrıntısı için bk. E. Voyvoda ve E. Yeldan’ın İşletme ve Finans Dergisi’nin Kasım 2002 sayısında yayımlanan “Türkiye ekonomisi için kriz sonrası alternatif uyum stratejileri” başlıklı makalesi).

Bu seçeneklerin hayata geçirilebilmesi için IMF-DB patentli programların mağdur ettiği toplumsal kesimlerin örgütlü temsilcileri (sendikalar başta olmak üzere demokratik kitle ve meslek örgütleri ve emekten yana siyasi partiler), bu seçenekleri seslendirebilmeli ve Hükümet’i bu yönde zorlamalıdır. Bu mücadele verilmediği takdirde, Hükümet’in bu seçenekleri gündeme getirmesi pek olası gözükmüyor.

 

EK:1

Konsolide Kamu Sektörü

• Konsolide Bütçe

• Bütçe Dışı Fonlar

• Savunma Sanayii Destekleme Fonu

• Özelleştirme Fonu

• Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu (bu Fon halk arasında Fak-Fuk Fonu olarak bilinmektedir)

• KİT

  • TTK

  • TOFAŞ

  • TMO

• TEKEL

• TCDD

  • Türk Telekom A.Ş.

  • BOTAŞ

  • TEDAŞ

  • EUAŞ

  • TETAŞ

  • TEİAŞ

  • TPAO

2004 yılında bu 12 KİT’e aşağıdaki 15 KİT eklenerek sayı 27’ye yükseltilmiştir.

  • Eti Maden

  • MKEK

  • TKİ

  • ÇAYKUR

  • DHMİ

  • PTT

  • PETKİM

  • THY

  • TÜPRAŞ

  • TİGEM

  • KIYEM

  • TDİ

  • TÜGSAŞ

  • İGSAŞ (bu kuruluş 18.03.2004 tarihinde özelleştirildiğinden, bu tarihten itibaren KİT sayısı 26’ya düşmüştür)

  • DMO

  • Sosyal Güvenlik Kuruluşları

            • İşsizlik Sigortası Fonu (2004 yılında kapsama alınmıştır)

EK:2

2005 Bütçesi de Eskisi Gibi

Yüksek Planlama Kurulu (YPK)'nun 2005 Yılı Programı ve Mali Bütçesi Makro Çerçeve Kararı’nın ardından yazdığımız bir yazıda 2005 yılı bütçe büyüklüklerine ilişkin şöyle bir değerlendirme yapmışız:" Bu büyüklükler geçicidir, kurum ve kuruluşların ihtiyaçları ve bütçe olanakları çerçevesinde Maliye Bakanlığı ve DPT Müsteşarlığı'yla yapılacak görüşmeler sonucunda yeniden belirlenecektir. Ancak geçen yılki deneyimden de görülüyor ki,bu büyüklükler büyük bir değişikliğe uğramayacaktır." Maalesef haklı çıktık.Makro Çerçeve Kararı'nda 153.6 Milyar YTL olarak belirlenen bütçe ödeneği geçtiğimiz gün toplanan YPK'da 155.5 milyar YTL (155.5 katrilyon TL) olarak revize edilmiştir.

IMF Bütçesine Devam

Keza benzer bir şekilde, Makro Çerçeve Kararı’nda öngörülen paylarda da önemli bir değişikliğe gidilmemiştir. Personel, faiz ve yatırım kalemleri için öngörülen yüzde 20, yüzde 39 ve yüzde 5'lik paylar sırasıyla yüzde 22.5, yüzde 38.6 ve yüzde 6.4 olarak revize edilmiştir. Anlaşılıyor ki, 2005 Bütçesi de geçmiş yılların IMF bütçeleri gibi bir "maaş ve borç ödeme bütçesi" görüntüsü vermekten kurtulamıyor. Yatırımlara yüzde 6.4 gibi oldukça küçük bir pay ayrılması, bütçenin ayrıca yatırım vizyonundan yoksun olduğunu gösteriyor.

Makro Çerçeve Kararı'nda bütçeye sosyal boyut kazandırılacağı iddia ediliyor. Bu bütçe büyüklükleriyle ve paylarıyla bırakınız sosyal boyut kazandırmayı, mevcut kamu hizmetlerini sürdürebilmek bile mümkün gözükmüyor. Gelir kalemlerinde dolaylı vergileri (ÖTV, KDV gibi) artırma dışında yeni bir arayışa gitmeden sürekli olarak faiz dışı gider kalemlerinde ödenek kısıcı tedbirlere yer veren bir bütçe anlayışını zaten bundan farklı bir bütçe yapması beklenemez. Yüzde 6.5'luk faiz dışı fazlaya 2005 yılında da devam edileceğinin ilan edilmesi, bu anlayışın böyle kolay değişemeyeceğini gösteriyor. Aslında bunun böyle olacağı biliniyordu. Bunun işaretleri, Makro Çerçeve Kararı'nda ve Başbakanlık Bütçe Çağrısı'nda önceden verilmiştir. Hatırlanacaktır, bu iki belgede de yüksek faiz dışı fazlaya devam edileceği ifade ediliyordu.

Şurası iyi bilinmelidir ki, faiz dışı fazlaya bu şekilde kilitlenme bütçe esnekliğinin yitirilmesine neden olmakta ve hükümetlere kendi siyasal programlarını kısmen de olsa uygulamaya koyabilme olanağını artık vermemekte. Bu durumda; hükümetler faiz dışı fazlayı aşağı çekebilmek için IMF ile sıkı bir pazarlığa girişilmelidir, bu olmuyorsa mutlaka kendisine dayatılan fazlaya ulaşmanın mevcuttan farklı bir yöntemini bulmalıdır. İsterseniz, geliniz bunun tartışmasını bir sonraki yazımıza bırakalım.

EK:3

2005 Bütçesi Reel Olarak Aynı Düzeyde

Geçen hafta Yüksek Planlama Kurulu (YPK)’nun belirlediği bütçe büyüklükleri üzerinden bir değerlendirme yapmıştık. Ancak, YPK’nın açıklamasının ardından 2005 Yılı Bütçesi ile ilgili olarak Maliye Bakanı tarafından yapılan basın toplantısında sunulan büyüklüklerden anlaşılıyor ki, Bütçe’nin mutlak rakamında değil ama bileşiminde ufak değişiklikler yapılmıştır.

Maliye Bakanı’nın açıklamasına göre –hemen belirtelim ki, Bakan’ın basın açıklamasına Bakanlığın web sitesinden ulaşılabilmekte- 155.5 milyar YTL (155.5 katrilyon TL.)’lik Bütçe ödeneğinin personel, faiz ve yatırım kalemleri için öngörülen payları sırasıyla yüzde 20.9, 36.3 ve 6.5’dir. Hatırlanacaktır, YPK açıklamasında bu paylar sırasıyla yüzde 22.5, 38.6 ve 6.4 olarak tespit edilmişti. Ayrıca, bu yeni sunumun ardından Bütçe kalemlerinin ayrıntıları da belirlenmiş oldu.

Bu yeni bilgilenmeler, geçen haftaki yaptığımız tespitleri fazla değiştirmemekte. Yani, 2005 Yılı Bütçesi’nin halka hizmetten kopuk, yatırımdan yoksun, faize teslim olmuş görüntüsü değişmemekte.

Büyümeye Rağmen Bütçe Aynı Kalacak

Ayrıca, basın toplantısında sunulan tablolardan da anlaşılıyor ki, 2004 Yılı Konsolide Bütçe gerçekleşme tahminine göre yüzde 9 artması öngörülen 2005 Yılı Bütçesi, gerçekte geçen yıldan çok az bir bütçe büyüklüğüne ulaşmakta. 2005 Yılı Bütçe ödeneği, 2004 Yılı Bütçe gerçekleşme tahmininden 2004 yılı fiyatlarıyla ancak binde 9 fazladır. Yani, 2005 yılında bütçe reel olarak ancak geçen yılki düzeyinde kalabilmekte.

Ekonominin reel olarak yüzde 5 büyümesi öngörülürken, bütçenin reel olarak aynı düzeyde kalması düşündürücüdür. Bu devletin halkına daha az hizmet vermesi, daha az yatırım yapması, çalışanlarına daha az maaş vermesi demektir.

Verginin Yükü Çalışanlara

2005 Yılı Bütçesi’nde öngörülen toplam vergi geliri 118.9 katrilyon TL.’dir. Bunun yüzde 73.6’sı en adaletsiz vergi biçimi olarak bilinen dolaylı vergilerden geliyor. Dolaylı vergilerin bu düzeyde yüksek oluşu, ülkede yoksullaşmanın derinleşmesine, gelir dağılımının daha da bozulmasına neden olacaktır.

Sermaye kesiminden alınan kurumlar vergisi için öngörülen pay ise, sadece yüzde 7.5’dir. Geçen yıl öngörülen pay yüzde 9.4 idi. Anlaşılıyor ki, kurumlar vergisi oranında bir indirime gidilecektir.

Devlet tahvili ve hazine bonosu faiz gelirlerinden vergi alınmaması politikası devam ettirilmektedir. Bir asgari ücretli yılda 700 milyon lira vergi verirken, devlet kağıtlarından yılda 315 milyar lira faiz geliri elde edenlerden hiç vergi alınmaması düşündürücüdür.

Öte yandan, öngörülen gelir vergisi ise 21.2 katrilyon TL’dir. Bunun yüzde 90.6’sını çalışanlar ödüyor. Çalışanların ödedikleri gelir vergisi kaynaktan kesiliyor. Dolayısıyla, çalışanların vergilerini erteleme veya taksitlendirme şansları yok. Görülüyor ki, çalışanların vergi yükü altında ezilmesi önümüzdeki yılda da devam edecek.

Tüm bu tespitlerden anlaşılıyorki 2005 Yılı Bütçesi;

• Sosyal devlet sorumluluğunu umursamayan, kamu sosyal harcamalarını yok düzeye indiren,

• Vergi ödeyenden daha fazla vergi almaya yönelen,

• Tüm çabasını borçları çevirebilmeye harcayan, buna rağmen kamu borç yükünün artmasının önüne geçemeyen,

• "Halka hizmet - toplumsal kalkınma için yatırım" anlayışından kopmuş mevcut bütçe görüntüsünü değiştirmek bir yana daha da pekiştirecektir.

Şurası unutulmamalıdır ki, bu tür bütçelerin sonu düzlük değil toplumsal felakettir. Geçen haftaki yazımızda da ifade ettiğimiz gibi, Türkiye’nin bu tür bütçelere mahkum edilmesi faiz dışı fazlaya kilitlenmesinin bir sonucudur. Türkiye, kendisine dayatılan fazlaya ulaşmanın mevcuttan farklı bir yöntemini mutlaka bulmalıdır. Geçen hafta bunu tartışacağımızı vaad etmiştik ancak yapamadık. Çünkü, Maliye Bakanı’nın açıklamasından sonra Bütçe ile ilgili bir kez daha yeni bir değerlendirme yapma ihtiyacını hissettik, dolayısıyla bu tartışmayı gelecek haftaki yazıya bırakıyoruz.

EK:4

Bu kafayla kayıt dışıyla mücadele zor

Geçen haftaki yazımızın başlığı, "Hükümet Çalışma Meclisi'ne Kulak Vermeli" idi. Bu başlığı yadırgamış olabilirsiniz. Öyle ya, imzaladığı bildirgenin sorumluluğunu taşıyan bir hükümete, daha bildirgenin mürekkebi kurumadan sorumluluğunu hatırlatan bir çağrı yapılması, pek de haklı bir tutum sayılamaz. Ama, hükümetin bildirgeye yansıyandan farklı görüşlere sahip olduğu şeklinde bir kanaatiniz varsa ve bunu kanıtlayabiliyorsanız, o zaman iş değişir; böyle bir durumda hükümetin samimiyetini sınayan bir çağrı yapılması son derece yerindedir.İşte, bizim de yapmaya çalıştığımız tam da böyle bir şey.

KAYIT DIŞILIĞA ÖVGÜ

Bu seferki 9. Çalışma Meclisi'nin öncekilerinden farkı, ilk kez Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından Meclis'in gündem maddelerini oluşturan konularda raporlar sunulmuş olmasıdır. Şurası bir gerçek ki, bu raporlar meclis çalışmalarına çok olumlu katkı sağlamıştır.Nitekim, bu durum Sonuç Bildirgesi'nde de özenle vurgulanmıştır.Bu raporların bir diğer önemi, hükümetin niyetlerini gösteren belgeler olmasıdır. Raporlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde, kayıt dışılığa övgüler dizildiği ve esnek çalışma yöntemlerinin kutsandığı görülüyor.

Kayıt dışılığın ekonomik ve sosyal gelişme açısından yarattığı sakıncalara değinilmesi ve bunların giderilmesi için emekçilerin de olumlu bulacağı çok sayıda öneriye yer verilmiş olması; benzer şekilde , işsizlikle ilgili çok sayıda olumlu teşhis ve önerilerin yapılmış olması bu gerçeği değiştirmemekte.Çünkü; bu teşhis ve öneriler raporların, sözünü ettiğimiz ana temasını emekçiler nezdinde meşrulaştırmaktan öte bir anlam taşımıyor. Aslında bütün bu öneriler lafı güzaf; aslolan kayıt dışılığın devam etmesi ve esnek çalışma yöntemlerinin giderek yaygınlaştırılması.

Bütün bunları nereden mi çıkartıyoruz? İşte kanıtları; ilk kanıtımız, "Kayıt Dışı İstihdam ve Yabancı Kaçak İşçi İstihdamı" başlıklı birinci raporun 33. sayfasından bir alıntı: "Kayıt dışı istihdamı kayıtlı hale getirmeye çalışmak, bazı sektörlerde (tekstil ve konfeksiyon gibi) kayıt dışılıkla sağlanan uluslar arası rekabet gücünün azaltılmasına, dolayısıyla ihracatın ve ekonominin olumsuz yönde etkilenmesine yol açabilecektir.Vasıfsız işgücünün çoğunlukta olduğu ve yüksek oranda işsizlikle mücadele edilen bir ekonomide, vasıfsız işsizlere iş imkanı yaratmada kayıtlı ekonomiden daha fazla imkana sahip kayıt dışı ekonomiyi, işletmeleri kayıt dışına iten maliyetleri düşürmeden daha fazla vergi ve prim elde edebilmek mantığı altında kayıt altına almaya çalışmak, beklenen faydayı getirmeyeceği gibi kayıt dışı sektörden elde edilen gelirin azalmasına, işsizliğin artarak yoksulluğun yerleşmesine neden olabilecektir".

İkinci kanıtımız, "Türkiye'de İşsizliğin Önlenmesi ve İstihdamın Arttırılması" başlıklı ikinci raporun 125. sayfasında çağdaş ve esnek çalışma yöntemlerinden yeterince yararlanılamadığının istatistiklerle gösterilmeye çalışılması.Ne dersiniz, yoruma gerek var mı? Bu tespitlerden de anlaşılıyor ki, geçmiş hükümetler gibi bu Hükümet de Türkiye ekonomisine empoze edilmeye çalışılan ucuz emeğe dayalı mal ve hizmet üretiminde uzmanlaşma ve küresel ekonomiye anti-sendikal ortamın sağladığı ucuz emek avantajı ile eklemlenme rolünü bir hayli benimsemiş görünüyor.

Türkiye kapitalizmi, üstlendiği bu rolle istediği performansı yakalayabilecek midir? İsterseniz bunu tartışmayı, bir sonraki yazımıza bırakalım.

EK:5

Yoğun emek sömürüsüyle nereye kadar

Geçen haftaki yazımızda, Türkiye'nin ucuz emeğe dayalı uzlaşma ve küresel ekonomiye anti-sendikal ortamın sağladığı ucuz emek avantajı ile eklemlenme rolünü benimsediğini belirterek ardından şu soruyu yöneltmiştik: "Türkiye kapitalizmi, üstlendiği bu rolle istediği performansı yakalayabilecek midir? "Bugünkü yazımızda, bu soruya yanıt aramaya çalışacağız.

İsterseniz, geleceğe yönelik yorumu sonraya bırakarak, önce yoğun emek sömürüsü üzerine inşa edilmiş bu mevcut stratejinin ne tür sonuçlar yarattığını ortaya koyalım.

İŞÇİSİNE KAPLAN ANADOLU KAPLANLARI!

Bu stratejinin ilk çarpıcı sonucu, " Anadolu Kaplanları" adı verilen bazı Anadolu kentlerinin önce çıkmış olmasıdır. Bu gelişme, özellikle büyük sermaye çevrelerince yeni bir sanayileşme stratejisinin öğesiymiş gibi değerlendirilmiştir. Buralarda gelişen sanayiler, TÜSİAD' ın sanayileşme vizyonuna uygun tekstil, gıda gibi emek yoğun sektörlerdir.Gerçekte ortada yeni bir sanayileşme stratejisi bulunmamaktadır. "Yeni" olan sadece var olan sektörel gelişmenin mekansal farklılaşmasıdır. Yeni olduğu görülen gelişme ise, bu illerdeki sanayilerde çalışan işgücünün konumuna ilişkindir. Bu illerde gelişen emek yoğun sektörlerdeki KOBİ' lerde sendikasızlık çok yaygındır. Daha da ötesinde, sigortasız/ beyansız kaçak işçi çalıştırma yaygındır. Kayıt dışılık, eve iş verme gibi istihdam ve üretim biçimleriyle de desteklenmektedir. Görülüyor ki, Anadolu kentlerindeki sanayileşme çabalarının ve KOBİ' lerin temelinde, emek-yoğun teknoloji, düşük ücret, sigortasız-sendikasız-niteliksiz emek üçlüsü bulunmaktadır. Yani, Anadolu Kaplanları'nın kaplanlığı işçisinedir. Zaten, bu yoğun emek sömürüsü sayesindedir ki, bu kentler uluslararası piyasalara açılabilmişler ve ihracata büyük katkı yapabilmişlerdir. O nedenledir ki, geçen haftaki yazımızda da ifade edildiği üzere, Çalışma Meclisi'ne sunulan resmi raporlarda kayıt dışılığa övgüler dizilmektedir.

AB'YE BU YAPIYLA ZOR

Yoğun emek sömürüsüne dayalı bu yapılanmayla dış piyasalarda yarışarak bu rekabetçi konumu sürdürmek hem sosyal sorunları büyüttüğü için iç sınıf ilişkilerinde sorun yaratıcıdır, hem de dış piyasalarda büyüyen tepkilere ve misillemelere kaynaklık edebilecektir. Özellikle Türkiye'nin bir parçası olmak için uğraştığı AB ülkeleri, ABD ve Japonya'dan biraz farklı olarak, bu tür bir yapılanma temelindeki ihracatı sosyal-damping olarak niteleyerek anti-damping soruşturmalarıyla sınırlayabilme koşullarına ve olanaklarına sahiptir ve bunun bugüne kadar çok sayıda da örneği verilmiştir. Böyle giderse, bu örnekler daha da çoğalabilir. Sadece sorun bu olsa amenna.Sırada iki önemli sorun daha var.AB kutlamalarından göz gözü görmediği için, bunların tartışılmasına henüz sıra gelmedi.

Önce ilkine değinelim. AB'de EFTM işareti üzerinde çalışılıyor. Bu işaret, işyerlerinde rahat çalışma ortamı sağlayan, çocuk işçi çalıştırmayan, sosyal güvenlik ve sendikal hakları tanıyan, normal hayat şartlarının ikamesi için yeterli olan ücreti verebilen işletmeler olabilecek. Bu koşulları sağlayamayanlar, bu işareti alamayacak ve dolayısıyla AB pazarlarına giremeyecek.

İkinci gelişme, sendikaların uluslararası örgütlenmeleri olan Avrupa ve dünya ölçeğindeki konfederasyonlarının, temsil edildikleri tüm uluslararası düzlemlerde çalışanların temel haklarını koruyan "sosyal şartı" gündeme getirmeye ve bu şartın özellikle uluslararası ticareti düzenleyen anlaşmalarda yer almasını dayatmaya başlamasıdır.

Tüm bu gelişmeler gösteriyor ki, Türkiye kapitalizminin şimdiye kadar izlediği anti-sendikal ortamın sağladığı düşük ücret dayalı modelin artık sınırlarına varılmıştır ve dolayısıyla mevcut yoğun emek sömürüsüne dayalı stratejinin sürdürülebilmesi çok zor görünüyor.

EK:6

Hükümet Çalışma Meclisi'ne kulak vermeli

Geçen haftaki yazımızda, istihdamın, Çalışma Meclisleri ve İŞ-KUR' un en üst organı olan genel kurullar gibi yerlerde tartışılması gerektiğine değinmiştik.Nitekim, bu tür tartışmalar da, yapılması gereken yerlerde yapılmakta. Tartışmalardan ilki geçen yılki İŞ-KUR Genel Kurul' unda gerçekleştirildi.Üçlü yapıya uygun biçimde sosyal tarafların katılımıyla ulusal istihdam politikasının belirlenmesine ilişkin değerlendirmelerde bulunulmuş, öneriler geliştirilmiş, daha sonra Genel Kurul'da alınan bu kararlar kitapçık haline getirilmiş. Tartışmalardan ikincisi ise, 12 yıl aradan sonra 15-16 Eylül' de Ankara'da toplanan Çalışma Meclisi'nde gerçekleştirildi.

Buraya kadar bir terslik söz konusu değil; bunlar yapılması gereken tartışmalar.Buradaki aykırı durum, Başbakanın istihdamı TOBB' la pazarlık konusu yapması ve bu pazarlığın Çalışma Meclisi toplantısı arifesine rastlaması.

 

TÜRK-İŞ ve DİSK'TEN UYARI

Ne yazık ki, istihdam pazarlığına tepki sadece Türk-İş ve DİSK'ten gelmiştir.Türk-İş Genel Başkanı Salih Kılıç, Çalışma Meclisi'nde yaptığı konuşmada; Başbakanın önerisinin çözüm getirmediğini, TOBB' un teşvik talebini "kaşıkla verdiğini kepçeyle almaya" benzettiğini belirtmiş ve ardından eklemiş: "İşsizliğin azaltılması sorumluluğu sadece özel sektöre bırakılamaz." DİSK ise, terkettiği toplantıya sunduğu yazılı metinde Başbakan – TOBB tartışmasını "işsizlik sorununa yönelik ciddi olmayan bir yaklaşım" olarak değerlendirmiştir.

 

IMF’DEN BİLDİRGEYE TEPKİ

Çalışma Meclisi'nin gündeminde üç önemli konu vardı. Bunlar sırasıyla; istihdamın arttırılması, kayıt dışı işçiliğin önlenmesi ve kıdem tazminatı fonu.Kıdem tazminatının bir fona devrini öngören taslak, işçi ve işveren kesimlerinin itirazı sonucu şimdilik askıya alındı. İki gün süren toplantı boyunca, çok verimli tartışmalar yapıldı.Daha sonra uzlaşmaya varılan noktalar, Sonuç Bildirgesi'ne taşındı. İstihdamla ilgili olanı, Bildirge'de aynen şöyle ifade ediliyor:

"İşsizlikle mücadele ve istihdamın arttırılması; sadece bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarının bir misyonu olmayıp, sosyal ortaklıkların, meslek kuruluşlarının, üniversitelerin, sivil toplum örgütlerinin ve kısacası tüm toplumun topyekün mücadelesini gerektiren bir işbirliği ve koordinasyon alanıdır.Bu nedenle, hem sorunların tespitinde hem de çözüm yolları ve politikaların geliştirilmesinde bu alanda tüm aktörlerin güç birliği ile hareket etmesi gerektiği düşünülmektedir.

Avrupa İstihdam Stratejisi ile uyumlu bir Ulusal İstihdam Stratejisi; hükümet-işçi- işveren kesimlerinin ortak çalışmasıyla belirlenip uygulanmalıdır.

İstihdam odaklı sürdürülebilir büyüme sağlayan ekonomik ve sosyal politikaların bütünsellik içinde yürütülmesi gerekliliği kabul edilmektedir.

İstihdamın arttırılmasında sürekli , verimli ve "düzgün iş"lerin oluşturulması esas alınmalıdır.

Sosyal ortakların mutabakata vardıkları istihdamın arttırılmasında engel olarak kabul edilen unsurların bir an önce kaldırılmasına yönelik düzenlemeler hayata geçirilmelidir."

Bu yaklaşımın bir benzeri , zaten sözünü ettiğimiz İş-Kur Genel Kurul kararlarında da sergilenmiştir.

Bu tespitlerden de anlaşılıyor ki, mevcut İMF-DB patentli programla istihdam odaklı sürdürülebilir bir büyüme sağlanamamış.Bunu zaten, işçi kesimi uzun zamandır söylüyordu.

Ama görülüyor ki, işveren kesimi ve Hükümet de bu noktaya gelmiş. Ayrıca, ne yapılması gerektiğinde de mutabakata varılmış; yani hem teşhiste hem de tedavide uzlaşma sağlanmış.

Burada nasıl bir yol izleneceği artık çok açıktır; ya bu sorunu çözemeyen mevcut program terk edilip bir alternatif geliştirilecek ya da mevcut program istihdam odaklı hale getirilecek Ama ne yazık ki, IMF Avrupa Direktörü'nün dünkü " bütçeye istihdam için ödenek verilmeyecek" şeklindeki çıkışı, tüm bu yolları kapamakta ve adeta gerek İş-Kur Genel Kurulu'nda gerekse Çalışma Meclisi'nde alınan kararları yok saymakta.

Bakalım önümüzdeki günlerde sosyal ortak olduk diyen işveren kesimi bu programlara tepkili olan ortağı işçi kesimine omuz verecek mi? Keza aynı şekilde, bu uzlaşma metnine imza veren Hükümet IMF'nin bu çıkışı karşısında çark edecek mi? Bekleyelim, görelim.

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

VAKIF ] TUSAM ] ALMANAK ] MEDYADAN ]